Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir




Oktay EROL
Oktay EROL

Bir uzun yazı ya da kesin geçersizlik/ 3   

Küresel sömürgeci odakların ülkemizdeki yeraltı kaynaklarını yağmalama süreci zaman zaman karşımıza çıkar… Bu olgunun salt ekonomik bir kazanç kapısı olarak değil de, ulusal egemenliğe yönelik açık bir saldırı olduğu üzerinde durulur. Yabancı maden şirketlerinin, çok uluslu ortaklıkların topraklarımızı, ormanlarımızı, su havzalarımızı acımasızca talan etmesine göz yuman buyurgan yönetimler çoğu zaman başkaldırılara orantısız gücünü kullanmaktan da uzak durmaz. Bu yağma düzeninde, ülkenin zenginlikleri yerli işbirlikçiler eliyle Batı’ya aktarılırken, geride bütünüyle zehirlenmiş bir doğa, kanserle boğuşan köyler, göçük altında can veren maden işçileri kalmaktadır. Küresel anaparadar, doğayı yok eden bu sömürü çarkı tıkır tıkır işlesin diye kendi çıkarlarıyla uyumlu, ses çıkarmayan rejimlerin arkasında durmayı yeğler.

Bu sinsi talana karşı duran, toprağını, suyunu korumak için sokağa çıkan köylünün, hakkını arayan işçinin karşısına güdümlü yargı mekanizmalarının dikilmesi rastlantı değildir. Çevre davalarında şirketlerin önünü açan, halkın hak arama çığlığına baskıyla tutu koyan mahkeme kararları, Barrack’ın övdüğü o “merhametli monarşiler” özleminin günümüzdeki somut uygulamasıdır. Yasalar sömürgeci aklın yağma düzenini koruyan birer kalkana dönüştürülürken, halkın kendi öz kaynakları üzerindeki hakkı bütünüyle yok edilir.

***

Bu yağma çarkının tıkır tıkır işlemesi, yabancı tekellerin kasalarının dolması adına doğanın yanı sıra insan emeği de acımasızca un ufak edilmektedir. Madenlerde, şantiyelerde hiçbir güvencesi olmadan ölümün kucağına itilen çalışanlar, sömürgeci anaparadarlar için yalnızca harcanabilir birer üretim aracı niteliğindedir. İşçinin en temel hakkı olan yaşama hakkını, güvenli çalışma koşullarını lüks sayan buyurgan anlayış, çok uluslu şirketlerin kazanç oranları düşmesin diye her türlü sömürüye göz yummaktadır.

Alın terinin böylesine ucuza kapatılması, emeğin küresel çetelere sunulması, bir ülkenin geleceğini kölelik düzenine teslim etmekten başka anlama gelmez! Ankara’ya yürüyen maden işçilerinin biber gazıyla durdurulduğunu televizyon ekranlarından görmeyen kalmadı! Amaçları aylardır alamadıkları haklarını istemek olan emekçilerin çığlıkları unutulmasın… Emekçinin sendikalaşma çabalarını, grev hakkını güdümlü yargı sopasıyla ezen yönetimler patrona dikensiz bir gül bahçesi sunmak istemesi herkesin gözleri önünde yaşandı. Oysa kendi insanının emeğini pazarda kelepçeleyen bu sistemi, ulusal onur karşısında “kesin geçersizlik” duvarına çarpmaya tutsak olmalıdır.

***

Yeraltı kaynaklarının yağmalanmasıyla emeğin çalınması süreçleri, bütünüyle çökertilmiş bir “ulusal ekonomi” düzeninin en acı meyveleridir. Üretim odaklarını bütünüyle yitiren, dış borç sarmalında kıvranan bir ülkenin, yabancı finans kuruluşlarının buyruklarına açık duruma gelmesi engellenemez. Tarımı bitirilen, köylüsü toprağına küstürülen toplumlarda, halkın temel gereksinimleri bile yabancı tekellerin eline bırakılır; bağımsızlık bilinci baltalanır.

Ekonomik kararların ulusal meclis yerine sömürgeci odakların merkezlerinde alınması, Barrack’ın sözünü ettiği o kukla yönetim modelinin ekonomik alandaki tam karşılığıdır. Halkın sırtına yüklenen ağır vergiler, durdurulamayan geçim sıkıntısı, bu kirli bağımlılık ilişkilerinin tırmandırdığı toplumsal bir çöküştür. Kendi kendine yetme gücünü yitirmiş, üretim araçları ellerinden alınmış milyonlar, sinsi bir yoksulluk sarmalıyla büsbütün edilgen kılınarak başkaldırı istencinden uzaklaştırılmak istenir.

***

Sonuç olarak, ancak toprağını yabancı şirketlerin siyanürüne karşı savunan köylünün direnci, hakkını arayan işçinin sarsılmaz kararlılığı bu sömürü düzeninin sonunu getirmeye yeter. Mahkemelerin düzmece kararlarıyla, “iktidarın” baskı aygıtlarıyla sokağın çığlığını susturacağını sanan sömürgeci akıl, tarihsel gerçeklik karşısında bütünüyle yanıldığını er/ geç anlayacaktır. Ne Trump’ın “meşruiyet” onayları ne de Barrack’ın övdüğü o “hanedanlık” özentisi yapılar, emeğinin peşinde koşan milyonların gücünü unutmamalıdır.

Egemenliği küresel tekellerin çıkarlarında arayanların yazdığı tüm buyruklar, bu toprakların yüz yıllık bağımsızlık bilinci karşısında “kesin geçersizlik” anlamının dışına çıkamaz. Gerçek “geçerlilik”, yabancı ortaklıkların sinsi belgelerinde değil, derelerine, ormanlarına, alın terine sahip çıkan onurlu yurttaşların çabalarındadır…

Sürecek

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER