Siyasette zaman zaman öyle açıklamalar yapılır ki, insan “önce aynaya mı bakılsa?” demekten kendini alamaz. Adalet Partisi Genel Başkanı Vecdet Öz’ün CHP üzerinden yaptığı son değerlendirmeler de tam olarak böyle bir tartışmayı yeniden gündeme taşıdı.
Öz, Cumhuriyet Halk Partisi’ne yönelik eleştirilerinde yalnızca mevcut iç tartışmalara değil, aynı zamanda muhalefetin genel stratejisine de yön veriyor; “fabrika ayarlarına dönün”, “sert muhalefet yapın”, “milli mutabakat cephesi kurun” gibi öneriler sıralıyor. Hatta bu cephenin cumhurbaşkanı adayının da Mansur Yavaş olması gerektiğini ifade ediyor.
Ancak burada temel soru şu: Bir siyasal liderin, kendi partisinin toplumsal karşılığı ve siyasal gücü bu kadar sınırlıyken, ana muhalefet partisine ve muhalefetin tamamına rota çizme iddiası ne kadar gerçekçi olabilir?
Adalet Partisi açısından bakıldığında tablo oldukça net. Seçim performansları, siyasi etkisi ve örgütsel yaygınlığı sınırlı bir yapıdan söz ediyoruz. Bu nedenle eleştirinin kendisi değil, eleştirinin “ölçeği” tartışma konusu oluyor. Siyaset, yalnızca fikir üretme değil; aynı zamanda temsil gücü ve toplumsal karşılık meselesidir.
Elbette bir siyasi parti liderinin ülke gündemine dair görüş bildirmesi doğaldır. Ancak bu görüşlerin “tüm muhalefete yön verme” iddiasına dönüşmesi, ister istemez kendi siyasi pozisyonuyla çelişen bir görüntü oluşturur. Hele ki bu öneriler, doğrudan diğer partilerin iç stratejilerine ve aday tercihlerine kadar uzanıyorsa…
Geçmişte de benzer çıkışları olan Öz’ün, zaman zaman CHP politikalarına yoğunlaşırken kendi partisinin siyasi görünürlüğü ve oy tabanına ilişkin sorunların geri planda kaldığı eleştirileri anımsanıyor. Bu noktada siyaset dili ister istemez şunu sorduruyor: Enerji dışarıya mı harcanıyor, yoksa içeride mi yoğunlaştırılmalı?
Seçmen açısından bakıldığında ise durum daha da yalın. Türkiye’de seçmen, başka partilere rota çizen liderlerden çok, kendi partisinin vizyonunu büyüten, örgütünü güçlendiren ve sahada karşılık üreten siyasetçileri dikkate alıyor. Bu gerçeklik değişmediği sürece, dışarıya verilen “siyasal akıl” mesajlarının etkisi sınırlı kalıyor.
Sonuç olarak tartışma yalnızca bir liderin açıklamalarıyla ilgili değil; Türkiye siyasetinde daha geniş bir soruna işaret ediyor: Herkesin başkalarına yön çizme iddiası var ama kendi rotasını güçlendirme meselesi çoğu zaman geri planda kalıyor.
Belki de en basit soru hâlâ en güncel olanı:
Önce herkes kendi partisine baksa, siyaset daha net bir ortama oturmaz mı?






























