“Keklik gibi sekerek, ceylan gibi ürkerek yürüyebilmek için özel ayakkabılar giymeliydi kadınlar… Peki, ne ara başladı bu gönül ilişkisi? Ayakkabılara tutkun olmakla, erkeğe tutkun olmak arasındaki o ince çizgi nerede?”
Diyorlar ki kadınlar aşıkmış ayakkabılara… İlginç; kadınlar ne ara aşık oldular ki ayakkabılara?
Biliyoruz; Prens, Cinderella’nın ayakkabısına aşık oldu, o ayakkabıya uyan kızı buldu. Masallardaki kızlar, kadınlar bir yana; ya gerçek kadınlar? Kanlı, canlı dururken erkekler; ayakkabılara mı gönül verdiler? Ne ara başladı ayakkabılarla kadınlar arasındaki bu aşk, bu gönül ilişkisi? Ayakkabılara tutkun olmakla, erkeğe tutkun olmak arasında var olan fark; nasıl bir şey acaba? Bu sorunun yanıtını nasıl bulmalı?
Tarih boyunca kadın, kadın ayağı ve kadının ayakkabısı pek çok serüven yaşamış.
Gün olmuş demirden ökçelere hapsedilmiş Çin’de; çokça büyümesin kadınların ayakları diye… Gün olmuş zincirlere vurulmuş ayaklar; esir pazarlarında eti için satışa sunulmuş kadınlar köle, cariye diye… Gün olmuş kumaştan üretilen ayakkabılar yapılmış kadınlar için; sokaklarda gezerse kolayca parçalansın, ayakları kanasın, kanasın ki çıkmasın evden dışarıya diye… Ve gün olmuş yükselmiş ökçeler, uzatılan saçlar gibi; “saçı uzun aklı kısa” benzeri, ökçesi yüksek, koşamaz kalır erkekten geri diye… Erkek aklı işte; avutmuş kendini kurnazca çözümleriyle, kadının iplerini geçirdiğini sanarak ellerine…
Kuşkusuz kadınlar üzerine oynanan oyunlar düzeneğinde komplo teorileri de aramak gerek; işin içinde erkekle kadının binlerce yıldır süregelen sayrılıklı ayrılıkları oldukça… Bu ayrılıkların, tersliklerin, başkalıkların varlığına karşın, doğanın dürtüşleriyle buluşmaları, birleşmeleri de var olunca… Ve de insan soyu parayı bulunca… Bulduktan sonra da tüketim kavramının elinde öncelikle kadınlar oyuncaklaştırılınca… Gitmesin bunca çaba, bunca emek boşuna…
Ne acıdır ki kadınlar bile bile aldatıldıklarını, kandırıldıklarını, tutsak alındıklarını gördüler; üstelik erkeklere duydukları tutkunun ötesinde bir yaklaşımla, ayakkabılara da aşık oldular, çantalara da… Üstelik “hayvan hakları” adına haykırırken sokaklarda, o hayvanların derisinden çantalarla, ayakkabılarla donandılar dizginlenemez bir hazla… Moda efendilerinin buyruklarıyla alçalan ya da yükselen ökçeleri, yılın en moda renkleri; parlak, mat, fosforlu… Olsa da ayaklar birazcık kusurlu… Kimin umuru? Mağazalarda sergilenen en gözde, en son moda ne varsa; illaki olmalı kadınların ayakkabı dolaplarında…
Orta Çağ’da Merkantilizm’in doğuşuyla birlikte mirasın; mirası biriktirenin soyuna, nesebine kalması hırsı düşünce varsıl efendinin usuna, buyruk verdi insan soyunun dişisine: “Tek eşli olacaksın, olmalısın!” Bekaret kemerleri bile üretildi bu düşünceler eşliğinde. İnsan soyunun dişisini oyalamak, erkeğin gözdesi, seçilen dişisi yarışını kazananı olmak için sıradanlıktan kurtulması gerekliydi. Daha çekici, daha görünür, daha albenili olmak ön koşuldan sayıldı. Bunu gerçekleştirmek için de kadınlar süslenmeliydi. Kadınlar güzel giysilere bürünmeliydi. Ve de keklik gibi sekerek, ceylan gibi ürkerek yürüyebilmek için özel ayakkabılar giymeliydi. Köylü çarıklarından çok başka, çok seçkin, özel kumaşlardan, özenle üretilmiş ayakkabılar üretilmeliydi kadınların o minicik ayaklarına… Ve masallar da üretilmeliydi o küçücük ayakların giydiği camdan ayakkabılar üzerine…
Elbette ki Orta Çağ’dan günümüze sürdükçe erkek-kadın-miras-nesep üzerine kurulu denklem… Dünya üzerinde yaşadığınız bölgenin koordinatları değişik belirlenmiş olsa da şu boylam ve şu enlem… Değişmeyen; “değişimin kendisidir” dese de İlk Çağ’dan seslenen bilge; düşer onun sesine bir gölge günümüzden… Çünkü değişmeyen, değişimin kendisi değil, modanın buyruklarıdır. Öğütlendiyse bir kez onlara; “Uyacaksınız buyruklarımıza, belirlediğimiz kurallara” diye, tüm kadınlar yalnızca bu buyruklara uyar.
Üstelik o denli önemli olmasa da günümüzde erkek-kadın-miras-nesep üzerine kurulu bu feodal denklem… İnsan soyunun dişisi, yaşamın neşesi ve de özgüvenli kadını; ekonomik bağımsızlığını sağladığından beri… Tek tanrılı dinleri tanımamış bir pagan ya da şaman gibi; çok tanrılı ve belki çok erkekli değil ama illaki çok, ama çok ayakkabılı olacaklar.
Yaz-kış-ilkbahar-sonbahar; mevsimlerin yalnızca adı var. Elbette ki bayram-seyran-komşu düğünü-doğum günü; insanlığın bir araya gelişi… Böylesi günlere, böylesi bahanelere var mı hiç gerek? Değil mi ki ayakkabıya yönelmiş kadınların tutkusu, aşkı; tüm kadınlar ayakkabılarıyla çok mutlu.
Özellikle de bir erkek kırarsa tutkulu yüreklerini; koşa koşa yenisini alırlar. Erkeğin değil elbette, ayakkabının yenisini… O şık, o güzel ayakkabılar kadınların ayaklarında oldukça; erkekler peşlerinden gelmese de olur. Çünkü yeni bir çift ayakkabı, kadının yüreğini anında mutlulukla doldurur.
Didim, 25 Haziran 2026






























