Avrupa Birliği’nin kapısında bekleyen Türkiye’nin öyküsü, yarım asrı aşan bir bekleyişin ve bitmeyen bir umudun öyküsüdür.
Dönemin adıyla Avrupa Ekonomik Topluluğu’na (AET) 1959 yılında yapılan başvuruyla başlayan süreç, daha sonra Avrupa Topluluğu ve Avrupa Birliği dönemlerinde de devam etti. Ancak aradan geçen onca yıla karşın Türkiye, bir türlü o kapıdan içeri adım atamadı. Avrupa’nın kapısında yıllardır bekleyen Türkiye, kimi zaman “yakında üye olacağız” söylemleriyle umutlandı, kimi zaman da yeni koşullar ve siyasal engellerle karşılaştı.
Türkiye’de geçmişte iktidara gelen hemen her siyasi hareketin ve liderin vaatleri arasında Avrupa Birliği üyeliği önemli bir yer tuttu. Öyle ki, Avrupa Birliği’ne tam üyelik hedefi, yalnızca bir dış politika başlığı olmaktan çıkıp toplumun geniş kesimlerinde bir gelecek projesi olarak görüldü.
Turgut Özal ve Tansu Çiller dönemlerinde ise Avrupa Birliği hayali, adeta bir toplumsal coşkuya dönüştü. Ankara’nın merkezinde, Kızılay Meydanı’nda Türkiye’nin Avrupa yolculuğunu kutlayan kalabalıklar oluştu. “Avrupa Birliği’ne giriyoruz” heyecanıyla yapılan kutlamalar, yıllar sonra geriye bakıldığında gerçekleşmemiş bir beklentinin hatırası olarak kaldı.
Kızılay’da atılan göbekler, söylenen türküler ve yapılan kutlamalar geride kaldı; ancak Türkiye’nin Avrupa Birliği serüveni hâlâ tamamlanmamış bir öykü olarak duruyor.
Aslında Türkiye’nin Avrupa Birliği rüyasını uzun zamandır yeniden düşünmemiştim. Ta ki Mehmet Karataş’ın sosyal medya hesabındaki bir paylaşımını görene kadar…
Karataş’ın paylaşımı, Salim Diyap’ın Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerine dair dikkat çekici saptamalar yaptığı “Çiftliğin Kapısındaki Yağız Oğlan” başlıklı yazıyı yeniden anımsattı.
O yazı, Türkiye’nin Avrupa Birliği karşısındaki konumunu yalnızca diplomatik bir süreç olarak değil; beklentiler, hayal kırıklıkları ve karşılıklı çıkar ilişkileri üzerinden sorgulayan çarpıcı bir değerlendirme niteliğindeydi.
Belki de bugün yeniden sormamız gereken soru şudur:
Türkiye gerçekten Avrupa Birliği’nin kapısını mı çalıyor, yoksa yıllardır o kapının önünde bekletilen “yağız oğlan” rolünü mü sürdürüyor?
Avrupa Birliği, Türkiye’ye karşı yıllar boyunca samimi ve tutarlı bir politika izlemekten uzak kaldı. Türkiye’nin stratejik öneminden faydalanan Avrupa, konu tam üyeliğe geldiğinde çoğu zaman yeni koşullar ve yeni tartışmalar ortaya koydu.
Türkiye’ye yıllarca “kapı açık” mesajı verildi; ancak o kapının eşiği bir türlü geçilemedi.
Adeta büyük bir çiftliğin kapısında bekleyen güçlü, çalışkan ve sabırlı bir “yağız oğlan” gibiydi Türkiye…
Kapının sahibi ise her defasında başka bir gerekçe ileri sürerek içeri almayı erteledi.
Avrupa Birliği açısından Türkiye hiçbir zaman sıradan bir aday ülke olmadı.
Türkiye’nin genç nüfusu, jeopolitik konumu, enerji yolları üzerindeki etkisi, NATO üyeliği ve bölgesel gücü Avrupa için önemliydi.
Ancak Türkiye’nin tam üyeliği söz konusu olduğunda siyasal dengeler devreye girdi.
Kimi Avrupa ülkelerinde yükselen Türkiye karşıtlığı, kültürel ve siyasi tartışmalar, üyelik sürecini daha da zorlaştırdı.
Bir başka ifadeyle Avrupa, Türkiye’yi tamamen kaybetmek istemedi ama tam anlamıyla içine almak konusunda da yıllardır isteksiz davrandı.
Türkiye AT kurulurken mırın kırın ettikten sohra o kapı yüzüne hiç açılmadı. Aradan yıllar geçti. Bu kez dünya başka bir fırtınaya yakalandı: Rusya-Ukrayna savaşı. Enerji krizi. Göç dalgaları. Sınır korkusu. Silahlanma…
Avrupa’nın sözlüğündeki sözcükler değişti. Eskiden “üyelik” konuşuluyordu, şimdi “güvenlik” konuşuluyor. Eskiden “ortak pazar” deniliyordu, şimdi “ortak savunma” deniliyor. Eskiden “demokrasi kriterleri” vardı, bugün “askerî kapasite” konuşuluyor.
Ve kapının önünde yıllardır bekleyen yağız oğlan yeniden anımsandı. Ama bu defa damat olması için değil. Kapının nöbetini tutması için. Çiftliğin çitlerini koruması için. Bekçi olması için.
Bugün Avrupa’nın Türkiye’den beklentisine bakın:
Doğu sınırlarının korunması. Göç yollarının denetlenmesi. Karadeniz’in güvenliği. NATO görevleri. Askerî caydırıcılık. Konuşulan başlıkların çoğu artık bunlar.
Bir zamanlar damat olması ihtimali konuşulan delikanlı, yıllar sonra aynı çiftliğin bekçiliğine çağrılıyor.
Son NATO toplantısıyla gördük ki, bir zamanlar damatlığı reddedenelri bugün bekçiliğie razı edilmeye çalışılıyor.






























