“Güzel günler göreceğiz çocuklar…” demek yetmez; o günleri kuracak iradeyi yaratmak gerekir. “Güzel günler göreceğiz çocuklar, güneşli günler göreceğiz… Motorları maviliklere süreceğiz çocuklar…”
Bu dizeler, Türkiye’nin birkaç kuşağının hafızasına kazındı. Umudun, direncin ve özgürlüğün simgesi oldu. Ancak aradan geçen onlarca yıla rağmen milyonlarca insan hâlâ aynı dizeleri tekrar ediyor; çünkü vaat edilen güneşli günler bir türlü gelmedi.
Denizin maviliği hep uzaktan gösterildi. Ufka bakmamız istendi.
Ama kıyıya ulaşmamıza hiçbir zaman izin verilmedi.
Demokrasi adına konuşanlar, çoğu zaman demokrasiyi boğdu. Özgürlük adına iktidar isteyenler, iktidarı ele geçirince özgürlüğü sınırladı. Halk adına siyaset yapanlar ise zamanla halktan uzaklaştı. Böylece umut, siyasetin en çok kullanılan; ama en az yerine getirilen vaadine dönüştü.
Alarga Yaşayan Bir Toplum
Bugün Türkiye’nin en büyük sorunu yalnızca ekonomik kriz değildir. Yalnızca işsizlik de değildir.
Asıl sorun, toplumun giderek alarga yaşamaya alıştırılmasıdır.
Denizcilikte “alarga”, limana yanaşmadan açıkta beklemek demektir. Ne karadasındır…
Ne denizin özgürlüğünde…
Beklersin.
İşte Türkiye’nin milyonları da yıllardır böyle bekliyor.
Adalet bekliyor.
Liyakat bekliyor.
Refah bekliyor.
Demokrasi bekliyor.
Ve en acısı; beklemeyi kader sanıyor.
Toplumun önüne sürekli yeni umutlar konuluyor. Her seçim yeni bir başlangıç olarak sunuluyor. Her kriz “biraz daha sabır” söylemiyle erteleniyor. Böylece insanlar, yaşadıkları hayatı değiştirmek yerine, gelecekte vaat edilen hayatı beklemeye yönlendiriliyor.
Cenneti Ölümden Sonraya Erteleyen Siyaset
İnsana yaşarken umut vermeyen anlayışlar, mutluluğu hep ölümden sonrasına bırakır.
Bugün de benzer bir siyasal anlayış, yurttaşın bugünkü sorunlarını çözmek yerine geleceğe dair hayaller satıyor.
Oysa açlık bugündür.
İşsizlik bugündür.
Adaletsizlik bugündür.
Yoksulluk bugündür.
Demokrasi de bugündür.
İnsan, yaşayacağı mutluluğu öldükten sonra değil, yaşadığı ülkede görmek ister. Siyasetin görevi de tam olarak budur.
Şarkın Bitmeyen Bekleyişi
Bizler yüzyıllardır bekleyen bir coğrafyanın çocuklarıyız. Beklemeyi sabır sandık.
Boyun eğmeyi tevekkül sandık. Sessiz kalmayı olgunluk sandık.
Oysa tarih bize başka bir şey söylüyor.
Hak, bekleyenlere değil; mücadele edenlere verilmiştir.
Toplumlar, kendilerine sunulan kaderi kabul ettikleri sürece değişemezler. Çünkü boş bıraktığınız her alanı mutlaka başkaları doldurur.
Nitekim öyle oldu.
Kendi geleceğimizi kuramadığımız her dönemde; büyük güçlerin ekonomik, siyasal ve kültürel etkileri ülkemizde daha belirleyici hâle geldi.
Sorun yalnızca dış müdahaleler değildir.
Asıl sorun, kendi irademizi yeterince örgütleyemememizdir.
Siyaset Bir Kariyer Mesleği Değildir
Siyaset yalnızca seçim kazanma sanatı değildir.
Siyaset; toplumun geleceğini planlama sorumluluğudur. Bir doktor insan bedenini tanır.
Bir mühendis yapıyı bilir.
Bir öğretmen eğitimi.
Bir çiftçi toprağı.
Bir hukukçu hukuku.
Ama siyasetçi bunların tamamını anlamak zorundadır. Çünkü siyaset, insanın doğumundan ölümüne kadar hayatın bütün alanlarını düzenleyen ortak aklın adıdır.
Bu nedenle siyaset yalnızca hitabet değildir.
Bilgi ister.
Emek ister.
Örgüt ister.
Fedakârlık ister.
En önemlisi ise halkın içinde yaşamayı gerektirir.
Halktan Kopan Siyaset
Türkiye’de özellikle 12 Eylül sonrasında siyasetin karakteri köklü biçimde değiştirildi. Üreten kadroların yerine itaat eden kadrolar getirildi.
Örgütlü mücadelenin yerine merkezden yönetilen yapı oluşturuldu.
Siyaset, toplumsal mücadeleden uzaklaştırılarak kariyer planlamasının aracına dönüştürüldü. Bugün birçok siyasi yapıda adayları üyeler değil; dar kadrolar belirliyor.
Kararlar tabandan değil, yukarıdan geliyor. Parti içi demokrasi zayıflıyor.
Örgütlerin iradesi küçülüyor. Lider kültü büyüyor.
Sonuçta siyaset halka değil, koltuğa hizmet etmeye başlıyor.
Halkı Tanımayan Halkı Yönetemez Pamuğu yalnızca kitapta gören… Tek odalı bir evde yaşamamış…
Sobasız geçirilen kışı bilmeyen…
İşsizliğin insan onurunu nasıl yaraladığını hissetmeyen… Asgari ücretle ay sonunu getirmeye çalışmamış.
Çocuğuna istediği oyuncağı alamamanın utancını yaşamamış.
Bir siyasetçinin halkın sorunlarını gerçekten anlaması mümkün değildir.
Çünkü siyaset yalnızca konuşmak değildir. Yaşamı bilmektir. İnsanı tanımaktır.
Acıyı paylaşmaktır.
Demokrasi Mücadeleyle Yaşar
Hiçbir toplum bekleyerek özgürleşmedi. Hiçbir halk susarak demokrasi kurmadı. Hiçbir ülke alkışlayarak kalkınmadı.
Hak verilmez. Hak alınır.
Demokrasi hediye edilmez. Demokrasi örgütlenerek korunur.
Bugün Yapılması Gereken
Türkiye’nin ihtiyacı yeni sloganlar değildir. Yeni kurtarıcılar da değildir. Türkiye’nin ihtiyacı; yeniden halkla bütünleşen bir siyaset anlayışıdır.
Üreten… Düşünen… Sorgulayan… Örgütlenen… Hesap veren… Ve hesap sorabilen bir siyaset… Çünkü güneşli günler, kendiliğinden gelmez. Mavi denizlere motorlar, kıyıda bekleyerek sürülmez. Limanı terk etmek gerekir. Risk almak gerekir. Mücadele etmek gerekir.
Bugün hava gerçekten kurşun gibi ağır olabilir.
Ama tarihin bütün karanlık dönemleri, cesaret gösteren insanların iradesiyle aydınlanmıştır. Artık alarga beklemenin zamanı geçti. Şimdi siyaseti yeniden halkın nasırlı ellerine teslim etme zamanıdır. Çünkü insan gibi yaşamak bir lütuf değil, haktır.
Ve hakkını arayan bir halk için, gerektiğinde hücuma kalkmak da demokratik meşruiyetin en doğal ifadesidir.
Güneşli günler, onları yalnızca düşleyenlere değil; onları örgütleyenlere gelir.






























