“İhtiyaç her şeyi öğretir, birçok
şeylerden de vazgeçirir.”[2]
Emperyalist katillerin NATO’su coğrafyamıza bir kez daha geliyor; hem de daha da genişlemek; barut fıçısı üzerindeki bölgemizde yeni yıkımlar, yangınlar, katliamlar için geliyor.
Bugün, hemen şimdi “Dur” demeliyiz; demezsek, yapılması gerekenleri yap(a)mazsak çok geç olacak.
Onlar engerekler ve çıyanlardır; hayatın düşmanlarıdır. Ve elbette zalimlerden hesap soracağız.
Kolay mı? Bizim mücadele geleneğimiz, ODTÜ’de “Vietnam kasabı” Commer’in aracını ateşe verenler ya da Sinan Cemgil’in “Yankee Go Home,” haykırışıdır; Denizler’in VI. Filo’yu Dolmabahçe’de denize dökmesidir.[3]
Emperyalist örgütlenmeleri dağıtacak gücümüz var; gücümüzü, tarihimizin yanında, emek cephesinin emperyalizme, kapitalizme karşı mücadele kararlılığından almaktayız.
Bunlar böyleyken; hayatında üç tavuk gütmemiş, lafazanlık dışında hiç kıymet-i harbiyesi ol(a)mayanların, “Herhangi bir sol/sosyalist öğrenci derneği tüzüğünde dahi mevcuttur anti-emperyalizm vurgusu. Kullanıla kullanıla artık üzerinde düşünülmekten vazgeçilmiştir,”[4] zırvalarını gülmeye değer bulmadık, bulmuyoruz!
KAPİTALİZMİN ORGANİK KRİZİ VE DÜNYA
NATO’dan (‘North Atlantic Treaty Organization/ Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü/ Kuzey Atlantik Paktı Teşkilâtı) konuşmak için öncelikle kapitalizmin organik krizi ile sarsılıp savrulan dünyanın hâl-i pürmelâlinden söz etmek, “olmazsa olmaz”dır.
Öyleyse buradan başlayalım…
Kapitalizmin emperyalizm aşamasında, sistemin organik krizine XXI. yüzyılda eşitsiz/ bileşik gelişme dinamikleri (işleyiş ve ilişkileri) getirdi.
Yaşanan -post-Marksistlerin sanrısındaki üzere!- emperyalizmin ötesi, “yeni” bir aşama falan değildir. Olan bit(mey)en şu: mali sermayenin egemenliğine yaslanan emperyalizm koşullarında sürdürülemez bir hâl alan kapitalizm, giderek çürüyor, çürütüyor…
Çürüme hâlindeki kapitalizm, toplumsal ihtiyaçlarla kâr için üretim güdüsü arasındaki uçurumu inanılmaz ölçüde büyütürken; yerküre üzerinde hegemonya sağlamak için, nüfuz alanlarını yeniden paylaşmak çabasında muhtelif bölgeleri cehenneme çevirip, yoksulları, halkları haksız savaşların yıkımına sürükledi…
Her ne kadar olmayan “demokrasi” adına ahkâmlar kesilse de, emperyalistler el attıkları bölgelere özgürlük filan değil, çıkarları uğruna kargaşa ve yıkım götürüyorlar. Emperyalizm siyasal yaşamda gericileşme üretiyor; toplumsal çelişkileri yoğunlaştırıp/ yaygınlaştırıyor.
Ki bu hâl sürekgen istikrarsızlık; küresel savaş tehdididir.
Altını ısrarla çizmeye gayret ettiğim yıkım güzergâhı yükselen bir militarizm dalgasının önünü açmaktadır.
Elbette emperyalist barbarlığı militarizm ve paylaşım savaşları olmaksızın ele almak mümkün değilken; emperyalist güçlerin hegemonya savaşları da dünya savaşı niteliği kazanıyor.
Kimse inkâra kalkışmasın; sıcak savaşlar dönemidir yaşanan ve kapitalizm koşullarında ya da kapitalistler arasında barışın sağlanabileceği sanrısı boş hayaldir.
Yerküre tehdit altında… Çünkü çürüyen kapitalizm saldırganlaşıyor, yıkıp yok ediyor. Verili koşullardaki ani değişimler de patlayıcı nitelik taşıyor.
Emperyalist savaşın bir dünya savaşı olmadığını “iddia” etmek mesnetsizdir. Gidişat kanlı aşamalarına doludizgin sürükleniyor.
Bu zeminde kapitalist istem tıkanmıştır: Yeni bir yükseliş ve reformlar çağı ufukta yoktur.
Tüm belirtileriyle yaşanan sistem krizi 1929 Büyük Depresyonu aşan derinlik ve yaygınlıkta seyrediyor.
Kapitalizm krizi, savaş harcamalarını tırmandırarak bir III. Dünya Savaşı durumunu ete kemiğe büründürmektedir.
Savaş kazanı fokur fokur kaynıyorken “Acaba III. Dünya Savaşı mı çıkıyor?” sorusu abestir. Oysa III. Dünya Savaşı başlayalı hayli oldu.
Örneğin Avrupa başta olmak üzere silah endüstrisi küresel çapta harıl harıl çalışıyor. ‘Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü’ (SIPRI) dünya genelinde askeri harcamaların 2 trilyon 240 milyar dolarlık rekor düzeyi aştığını daha önce ortaya koymuştu. 2019-2023 kesitindeki askeri harcamaları konu edinen raporda SIPRI, küresel boyutta askeri harcamaların önceki yıla oranla yüzde 3.7 arttığını duyurmuştu.
Raporda ABD’nin toplam askeri harcamalardaki payının yüzde 40’a ulaştığı kaydedilirken, Çin’in yüzde 13’le 2., Rusya’nın ise yaklaşık yüzde 4’le 3. sırada yer aldığı belirtilmişti. Bu oranlar emperyalistler arasında kızışan hegemonya yarışı ile askeri harcamalar arasındaki bağlantıyı açıkça ortaya sermektedir.
SIPRI küresel silah transferlerine ilişkin 22 Nisan 2024 tarihli raporunda ise dünya genelinde askeri harcamaların, dokuzuncu yıl üst üste artarak 2.45 trilyon dolarlık rekor seviyeye ulaştığını aktarıyor. Raporda 2009’dan beri ilk kez, askeri harcamaların SIPRI tarafından tanımlanan beş coğrafi bölgenin hepsinde arttığı ve özellikle Avrupa, Asya ve Okyanusya ile Ortadoğu’da büyük artışlar kaydedildiği vurgulanıyor. Paylaşım savaşının baş aktörlerinden ABD’nin 2023’deki savaş harcamalarını yüzde 2.3 arttırarak 916 milyar dolara yükselttiği ve bu harcama kaleminin toplam NATO askeri harcamalarının yüzde 68’ine denk geldiği belirtiliyor.
NATO üyesi ülkelerin gayri safi yurtiçi hasılanın (GSYİH) yüzde 2’sini askeri harcamaya ayırma hedefini taahhüt ettikleri biliniyor. 31 NATO üyesinden 11’i 2023’te bu seviyeye ulaştı veya onu aştı.
Rakamların dili soğuktur, derler. Oysa tüm bu rakamlar, açıklamalar, raporlar son derece kavurucu bir gerçeğe yeniden ve yeniden işaret ediyor. Dünyayı kasıp kavurmaya devam eden bu gerçek III. Dünya Savaşı gerçeğidir. Savaşın ateşi harlandıkça alevler dünyanın her yanını cehenneme çeviriyor. Büyüyen savaş gerçeği kaçınılmaz olarak askeri harcamaları büyütürken, askeri harcamalardaki rekabet dönüp savaşı kızıştırıyor.[5]
Özetle: ABD’den AB’ye, Japonya’dan Rusya ile Çin’e uzanan tüm coğrafyalar derinleşen organik kriz sarmalındadır.
Kapitalizmin, üretim araçlarının özel mülkiyeti ile üretimin ve üretici güçlerin toplumsal karakteri arasındaki temel çelişkisi; kâr oranlarının düşme eğiliminde, aşırı-üretim olgusunda ve orantısızlıklar/dengesizliklerde açığa vuruyor. Yani Karl Marx’ın vaktiyle saptadığı tüm bu gerçekler bugün de geçerliliğini aynen korumaktadır.
Ve “Yeni Dünya Düzeni” dedikleri de budur! (Ve elbette “sonsuz” falan değildir![6])
Emperyalizm dertlerine “derman” olarak şimdilerde bir kez daha NATO’suna muhtaçtır.
Kolay mı? NATO’nun kuruluş amacı, II. Dünya Savaşı’nda dünyayı Nazi saldırganlığından kurtaran güçlerden Sovyetler Birliği (ve işgal altındaki ülkelerdeki direniş hareketleri) başta olmak üzere emperyalist merkezlere yönelik güçlenen “tehdit”lerle baş etmekti.
ABD’nin başını çektiği emperyalist Batı ittifakı da “Soğuk Savaş” ile gerici mücadele yürütmüş ve NATO’nun Nazi bulamaçlı “Gladio” benzeri gizli örgütlenmeleriyle suikastlar, provokasyonlar, katliamlar düzenlerken Nazi artığı faşistler başta olmak üzere katil sürülerini gizli örgütlerde istihdam etmişti.
NATO, SSCB’nin likidasyonu ardından Yugoslavya’nın dağılması için 1999’da Yugoslavya’yı bombalamıştı.
11 Eylül’de El Kaide’nin New York’taki Dünya Ticaret Merkezi’ne saldırmasını bahane ederek Afganistan’ı işgal etmişti. TSK da buraya asker göndererek NATO’nun bu işgaline ortak olmuştu.
Irak’ta 1 milyon insanın ölümüne neden olan işgali gerçekleştiren de, Suriye’de iç savaşı başlatıp destekleyen de, başta ABD olmak üzere NATO üyesi emperyalistleriydi.
Kaddafi’nin devrilmesi ve Libya’nın kanlı bir iç savaşa sürüklenmesinde NATO’nun suçu açıktır.
Ayrıca NATO “korsanlığı önlemek”(?) bahanesiyle Somali açıklarında konuşlandırdığı savaş gemileri ile Ortadoğu’da kontrol sağlamakta, yeni katliamlar için askeri zeminini tahkim etmektedir.
Ukrayna’da Nazi sempatisini ve ırkçılığını gizlemeye gerek duymayan çeteleri siyasi, askeri ve finansal olarak arkalamıştır.
O hâlde gelin arka planı “emperyalizm” ekseninde biraz daha derinleştirelim…
EMPERYALİZM
“Emperyalizm, tekellerin ve mali sermayenin egemenliğinin ortaya çıktığı; sermaye ihracının birinci planda önem kazandığı; dünyanın uluslararası tröstler arasında paylaşılmasının başlamış olduğu ve dünyadaki bütün toprakların en büyük kapitalist ülkeler arasında bölüşülmesinin tamamlanmış bulunduğu bir gelişme aşamasına ulaşmış kapitalizmdir”…
“1) Sermayenin ve üretimin yoğunlaşması öyle bir dereceye vardı ki bu durum ekonomik yaşamda belirleyici rol oynayan tekelleri yarattı.
2) Banka sermayesi ile endüstriyel sermayenin birleşmesi ve bu ‘finansal sermaye’ temeli üzerinde, bir finansal oligarşinin yaratılması,
3) Metaların ihracından farklı olarak sermaye ihracının çok ayrık bir önem kazanması,
4) Dünyayı kendi aralarında bölüşen uluslararası tekelci kapitalist kartellerin oluşması,
5) Bütün dünyanın bölgesel olarak en büyük kapitalist güçlerce bölüşülmesi süreçleri tamamlanmıştır”…
“Emperyalizm, az sayıda ülkede, (…) parasal sermayenin muazzam bir birikimidir. Rantiye sınıfın ya da daha doğrusu rantiye katmanın, (…) herhangi bir işletmenin çalışmasına hiçbir biçimde katılmayan, meslekleri aylaklık olan insanların olağanüstü çoğalması bundandır. Emperyalizmin başlıca iktisadi temellerinden biri olan sermaye ihracı, rantiyelerin üretimden kopuşunu daha da artırır ve pek çok denizaşırı ülkenin ve sömürgenin emeğini sömürerek yaşayan ülkenin tümüne birden asalaklık damgasını vurur”…
“Emperyalizmin neden can çekişen kapitalizm olduğu ve sosyalizme geçişi oluşturduğu anlaşılırdır: Kapitalizmden doğup gelişen tekel zaten kapitalizmin can çekişmesidir, onun sosyalizme geçişinin başlangıcıdır. Emeğin emperyalizm tarafından muazzam toplumsallaştırılması (emperyalizmin savunucularının, burjuva ekonomistlerinin ‘giriftleşme’ dedikleri şey) da aynı anlama gelir”…[7]
“Proletarya toplumsal devriminin hemen öncesidir,” diye tanımlar V. İ. Lenin, kapitalizmin en yüksek aşaması olan emperyalizmi …
Sermaye gruplarının (banka, sanayi, toprak, ticaret) iç içe geçip sentezlenmesiyle oluşan tekelci “Finans kapital” niteliğiyle emperyalizm, sermaye ihracı, sömürgeleştirme politikası; sermayenin çıkarı doğrultusunda dönem olarak kapitalist devletlerin birbiriyle, ezilen halkların sömürgeciliğe karşı “ulusal kurtuluş” savaşlarıyla karakterize olur.
- İ. Lenin’in en büyük üstünlüğü, emperyalizmin ekonomik teorisini çağımızın bütün sorunlarıyla birbirine somut olarak bağlamayı başarmasındadır. Karl Kautsky’nin “ultra emperyalizm”, Polonyalı burjuva sosyalistlerin “emperyalist ekonomizm” teorilerindeki sermayeye “barış ve ilericilik” misyonu yükleyen “dünya savaşı bir tesadüftü” anlayışına karşı, devletlerarası savaşların sermayenin yeni pazar arayışı içinde bir zorunluluk olduğunun, sosyalistlerin görevinin Marksizm’in özünden sapan II. Enternasyonal sosyalistleri gibi “yurt savunması” gerekçesiyle sermayenin değil; proletaryanın sınıf savaşı ve devrim için mücadele safında yer almak gerektiğinin altını çizer.
Ve emperyalist dönemde proletarya devrimleri çağının başladığını belirtip, emperyalizmin ekonomi teorisini siyasala, somut taktiklerle bağlayarak devrimin güncelliğini vurgular.
Kapitalizmin doğal bir uzantısı olarak emperyalizm artık dışarıdan gelip, kapıya dayanan arızi bir güç değil; ekonomik yapıyı, devlet aklını, sermaye birikim modelini içeriden belirleyen kurucu bir gerçekliktir. (Elbette onun kapitalizmin uzantısı olan bir içsellik olduğu hâlâ birçok çevrece görünmezden geliniyor!)
III. Dünya Savaşı güzergâhında anti-emperyalizm kavramının yeniden popüler hâle geldi. Ancak sözünü ettiğim canlanmanın Marksist-Leninist devrimci içeriği kavramış bir durum olduğunu zannetmiyorum.
Örneğin emperyalist coğrafyalardaki liberal “anti-emperyalizm”den tutun, Müslüman ağırlıklı coğrafyalarda daha da güçlenip, emperyalizmi “Yahudi-Hıristiyan Batı”nın eşanlamlısı olarak gören dinsel “anti-emperyalizm”e ya da “ulusal solcu”luğa[8] dek geniş bir yelpazedir sözkonusu olan…
Aslı sorulursa meseledeki başlıca bulanıklık, emperyalizmin belirli bir gelişme aşamasına gelmiş kapitalizmin olduğunun, sonuçlarıyla ve derinliğine kavranamamasıdır. Yani kapitalizmden ari bir emperyalizm ol(a)maz!
Kapitalizm ticari sermayenin merkantilizm aşamasından sanayi sermayesinin hâkim olduğu serbest rekabetçilik aşamasına ulaşıp, sonra da tekelci mali sermayenin emperyalizm aşamasına ulaşmıştır. Söz konusu aşamalar arasındaki farklar ne olursa olsun karşımızdaki gerçeklik kapitalizmdir.
Malum üzere burjuvazi, kırı, kentlerin egemenliğine soktu. Çok büyük kentler yarattı, kentsel nüfusu kıra kıyasla, büyük ölçüde arttırdı ve böylece, nüfusun oldukça büyük bir kısmını kırsal yaşamın bönlüğünden kurtardı. Kırı nasıl kentlere bağımlı kıldıysa, “Barbar ve yarı-barbar” ülkeleri de uygar olanlara, köylü ulusları burjuva uluslara, Doğuyu Batıya bağımlı kıldı.[9]
Karl Marx’ın müthiş bir öngörüyle ifade ettiği gidişat, aslında kapitalizmin emperyalizme zorunlu gidişatının ifadesiydi. Kapitalizm, emperyalist aşamaya sıçramasıyla birlikte özünde barındırdığı eğilimleri yaşama geçirebilirdi. XX. yüzyılla başlayan ve mali sermayenin egemenlik çağı olan emperyalizm altında, sermayenin dünyanın dört bir yanına ihracıyla birlikte, kapitalizmin “her yerde barınması, her yere yerleşmesi, her yerde bağlantılar kurması” görülmedik bir biçimde hız kazandı.[10]
Tekrar pahasına yalın bir mantıkla denebilir ki, emperyalizmden söz ettiğimizde kapitalizmden bahsediyoruz demektir. Emperyalizme karşı olmaktan anlaşılması gereken şey de özünde kapitalizme karşı olmaktır.
O hâlde kapitalizmsiz bir emperyalizm ol(a)mayacağı vurgusu eşliğinde NATO meselesine geçelim.
ANTİ-KOMÜNİST “BATI”NIN VURUCU GÜCÜ, CELLADI, SAVAŞ ÖRGÜTÜ NATO
ABD hegemonyasındaki kapitalist devletlerin çıkarlarını -demir yumruğu ile!- “Sovyet tehdidine” karşı koruyan NATO, II. Dünya Savaşı sonraki döneme damgasını vurmuştu.
- Dünya Savaşı’nın bitimiyle, büyük bir yıkıma uğrayan Avrupa’nın birçok ülkesinde Komünist Partilerin ağırlığı hissedilir düzeydeydi. Fransız Komünist Partisi oylarını tarihindeki en yüksek orana ulaştırırken, İtalya’da ise Komünist Parti hükümete 5 bakan vermişti. SSCB de savaşın galipleri arasındaydı. SSCB’nin güçlenmesi ve etkisini arttırma tehlikesi tüm kapitalistler için büyük bir tehditti. Bu yüzden Avrupa’ya yayılan “komünizm” hayaletinin önünü kesmek ve bununla birlikte kapitalist sistemin gidişatına da yön vermek gerekiyordu ki, NATO bu ortamda tarihin sahnesine çık(artıl)dı.
Öncelikle Truman Doktrini ve onun mali tamamlayıcısı olan Marshall Planı ile siyasal ve ekonomik alanda stratejik açılımlar yapıldı. Ardından da 9 Nisan 1949’da Washington Antlaşması ile NATO kuruldu. 12 Batı Avrupa ve Kuzey Amerika ülkesinin kurduğu NATO’ya, Türkiye ve Yunanistan 1952’de eş zamanlı olarak, Federal Almanya 1955’de, İspanya ise Franco rejimi yıkıldıktan sonra, 1982’de katıldı.
NATO’nun kurulmasıyla, SSCB’ye karşı bir cephe kurma stratejisinin askeri aşaması da tamamlanmış oldu. Böylece SSCB tehdidi umacısıyla, kapitalist ülkeler ABD hegemonyası altında yeni bir döneme girdiler.
Bu dönem, NATO örgütlenmesinin genişlemesiyle, işçi sınıfına yönelik kapitalizmin ideolojik saldırısının yoğunlaşacağı, işçi sınıfı ve devrimci örgütlerin her yol denenerek sindirilmeye çalışılacağı, soğuğuyla sıcağıyla savaşların süreceği bir dönemdi.
Komünist partilerin güçlü olduğu coğrafyalardan İtalya’da, 1945’lerden sonra işçi grevlerine, direnişlere, öğrenci eylemlerine saldırıp, komünistlere karşı yargısız infazlar gerçekleştiren NATO’ya bağlı “Gladio”ydu.
İspanya’da NATO’nun kurduğu “Antiterör Kurtarma Grubu”, ETA üyelerine karşı yargısız infazları, kaçırıp kaybetmeleri ya da öldürme eylemlerini örgütlerken, İngiltere’de faaliyet yürüten kontrgerilla örgütü de IRA’ya karşı gerçekleştirdiği “yasadışı” eylemler sonucu yüzlerce insanı katletti.
Özetin özeti, NATO anti-komünist bir savaş örgütü olarak kuruldu. O andan itibaren kapitalist devletlerin bünyesindeki karşı-devrimci güçleri merkezileştirmeye, Nazilerin deneyimlerinden de yararlanarak reorganize etmeye girişti.
NATO emperyalist çıkarları korumak için yasal ve yasadışı kurumlardan müteşekkil bir organizasyon ağı oluşturdu. Uluslararası otomotiv ve petrol tekelleri, bankaları, ITT, IBM gibi dev tekeller de NATO’ya bağlı kurumlarla iç içe çalıştı.
Karşı-devrimci deneyimleri harmanlayıp sentezleyen NATO, üye ülkelerin “derin devlet”lerini de biçimlendirdi. NATO’nun illegal örgütlenmesi, “Süper NATO” olarak adlandırıldı.
Söz konusu karşı-devrimci örgütlenme ağının suç dosyası o kadar kabarık ki, bunları özetlemek için ciltler dolusu yazmak gerekir. Suç dosyalarında onlarca faşist darbe, yüzlerce katliam, binlerce provokasyon eylemi, on binlerce suikast, milyonlarca insanın işkence tezgâhlarını görmüş bedeni ve ölümsüzlüğü vardır.
Kolay mı?
NATO’nun uyguladığı terörde kullanılan bir elkitabı, “Sahra Talimnamesi 31-15” adıyla Türkçeye de çevrilmişti. Bu talimnameye göre kontrgerilla örgütlenmesinin çalışmaları içerisinde insan öldürme, bombalama, silahlı soygun, işkence, kötürüm hâle getirme, adam kaçırma, tedhiş, olayları tahrik, misilleme, rehine alıkoyma, kundakçılık, sabotaj, kara propaganda, yalan haber yayma, zorbalık, şantaj gibi yöntemlerin kullanılacağı açıklanıyor ve uygulanıyordu.
SSCB’nin likidasyonu, Varşova Paktı’nın da kendini lağvetmesiyle, 1990’da NATO zirvesinde SSCB’nin düşman olmadığı, soğuk savaşın bittiği ilan edildi.
NATO’nun o güne değin varlığını dayandırdığı sebep, “komünizm tehlikesi” ortadan kalktığına göre NATO gereksiz hâle gelmiş olmalıydı. Ama olmadı.
ABD, hegemonyası altında tuttuğu NATO’ya varlık gerekçesi kazandırmak üzere yoğun bir çabaya girişti. İlk zamanlar uluslararası terörizm, İslâmcı terör, uyuşturucu kaçakçılığı gibi gerekçeler uyduruldu. Daha sonraları nükleer silaha sahip ya da nükleer silah geliştirmeye çalışan, “terör örgütlerini” destekleyen “terörist devletler” listesi oluşturuldu. NATO bu güçler karşısında hür dünyayı koruyacak, diktatörlük rejimleri altında yaşayan ulusların hür dünyanın değerleriyle yönetilebilmesi için çaba harcayacaktı!
1993’te Dünya Ticaret Merkezi’nin bombalanmasından 2001’deki 11 Eylül saldırılarına uzanan, bir dizi “şüpheli” eylem gerçekleşti. Ardından ABD “terörizme karşı savaş” bahanesiyle önce Bin Ladin’in barındığı söylenen Afganistan’ı, ardından terör örgütlerini beslediği ve geliştirdiği kitle imha silahlarıyla dünyayı tehdit ettiği iddia edilen Irak’ı işgal etti. Bu süreçte NATO’nun varlık sebebi üzerine yürüyen tartışmalar, yerini yeni bir emperyalist paylaşım kavgasına bıraktı.
Yani egemenlerin çıkarları doğrultusunda batılı emperyalistlerin vurucu gücü NATO’nun emperyalizmin kanlı yumruğu olduğu ayan beyan ortaya çıktı.
Üyelerinin askeri harcamalarının toplamı, dünya toplamının yüzde 70’ini oluşturan NATO’nun (2024’de tüm dünyada 2.7 trilyon dolar askeri harcamalara gitti!) kanlı icraatları Kore Savaşı’yla başlamış, Yugoslavya’nın parçalanması sürecinde Bosna-Hersek’te, Afganistan’da, Irak’ta, Afrika’da, Libya’da ve dünyanın daha pek çok bölgesinde devam etmiştir. El attığı her yerde emperyalistlerin çıkarını hayata geçirmek üzere işçi-emekçi sınıfları veya ezilen halkları ezmeye, onların mücadelesini boğmaya çalışmıştır.
Coğrafyamızdan örnek verecek olursak, yükselen sınıf hareketini “komünizmle mücadele” adı altında boğmaya çalışan burjuvaziye en büyük destek NATO’dan gelmiştir. Burjuva devletin kontrgerilla örgütlenmesi de bizzat NATO eliyle hayata geçirilmiştir. T.“C”nin izlediği gerici ve sınıf düşmanı politikalarda, saldırılarda, katliamlarda veya provokasyonlarda, tüm askeri darbelerde NATO’nun parmağı olduğunu söylemek abartılı olmayacaktır.
ABD emperyalizminin direksiyonundaki Donald Trump’ın daha ilk başkanlık döneminde NATO ülkelerine rest çekip, “NATO bitti”, “Atlantik İttifakı sona erdi”, “Avrupa’nın güvenliğini artık bedavaya sağlamayacağım,” tavırlarıyla ilgili soru(n)larına gelince…
İran savaşının öncesi de dahil harcamalarını sürekli arttırmak zorunda kalması ABD’ye, müttefiklerinin de pamuk ellerini cebe atmaları gerektiğini hatırlattı.
Buradan da ABD’nin emperyalist ağabeylik rolünün ekonomik faturasını daha fazla ödemek niyetinde olmadığını görüyoruz.
Batılı müttefiklerine ya NATO’nun sağladığı güvenlik şemsiyesinin parasını ödeyin ya da size askeri destek yok diyerek şantaj yapan Donald Trump yönetimi eliyle yaratılan gerilimin özü budur.
NATO bitti tartışmasının alevlendiği günlerde, ABD Başkan Yardımcısı James David Vance, NATO Genel Sekreteri Mark Rutte’ye niyetlerini açıkça belirtmişti: “NATO çok önemli bir askeri ittifak ve biz de en önemli parçasıyız. Ancak NATO’nun gelecek için yapılandırılmasını sağlamak da istiyoruz ve bize göre bunun en önemli parçası NATO’nun Avrupa’da yükü daha fazla paylaşması ve böylelikle ABD’nin Doğu Asya’daki bazı zorluklara odaklanabilmesi.”
Yarın ne olur bilinemez elbet. Ancak Trump yönetiminin NATO’yu dağıtmak gibi bir hedefi yoktur. O sadece üye ülkelerin askeri harcamaları arttırmalarını, gerekli silah ve mühimmatı ABD’den almalarını talep ediyor.
Geçerken ekleyelim: ABD dünyanın en büyük silah ihracatçısıdır. 2024’deki silah ihracatının değeri 320 milyar dolardır ve bu olağanüstü miktar ABD’nin toplam ihracatının yüzde 10’u kadardır. 2020-2024 döneminde küresel silah ihracatındaki payı bir önceki beş yıla göre artarak yüzde 35’ten yüzde 43’e çıkmıştır. Bu yeni dönemde en büyük müşterisi yüzde 35’lik payla açık ara Avrupa ülkeleridir.[11]
Trump ilk başkanlık döneminde NATO üyelerinin askeri harcamalarını GSYH’lerinin yüzde 4’üne çıkarmalarını istemişti. O sıralar NATO üyelerinin büyük çoğunluğu mevcut yüzde 2 oranını bile tutturamıyordu. Bu defa Trump eli daha da yükseltip yüzde 5’i dayattı! Oysa ABD’nin 2024’deki harcamalarının oranı bile yüzde 3.4 civarındaydı.
NATO üyesi ülkeler, Trump’ın baskıları karşısında ona yaranma, “övgü diplomasisi” yarışındadır. Örneğin NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, “Donald, İran’daki kararlı eylemin için tebrikler ve teşekkürler. Gerçekten olağanüstüydü ve başka kimsenin cesaret edemeyeceği bir şeydi. Bu hepimizi daha güvende kılıyor,” diyordu.
Yani NATO ilişkisi -kör topal- devam edecek!
Siz bakmayın NATO’nun, Avrupalı emperyalistler açısından “beyin ölümü” gerçekleşmiş bir örgüt ilan edilmesine ya da Trump’ın, İran konusunda desteğe gelmediği için onu “Kâğıttan kaplan” ilan ettiğine… Bunların hepsi “pazarlıkta el yükseltme hamleleri”dir, o kadar.
Aslı, Bill Clinton’ın ABD’nin NATO’ya biçtiği yeni rolü özetleyen şu sözlerindeki gibiydi: “Dünün NATO’su, üyelerinin sınırlarına yapılacak bir askeri saldırıya karşı onların güvenliğini sağlamaktaydı. Yarının NATO’su bu görevine devam etmekle birlikte sınırlarımızın ötesinden gelebilecek tehditlere karşı da görev yapacaktır. Bunlar kitle imha silahlarının yaygınlaşması ve etnik şiddet ve bölgesel çatışmalardır.”[12]
NATO ittifakının soru(n)larına rağmen çözülebilmesi zayıf bir olasılıktır.
Her ne kadar Varşova Paktı’nın 1991’de feshedilmesinin ardından liberaller “NATO’nun da varlık gerekçesi kalmadı,” deseler de; emperyalizmin savaş aygıtı NATO sadece varlığını sürdürmekle kalmadı, bunun da ötesinde “uluslararası hukuka”(?) aykırı saldırı savaşları yürüttü. Kendisini feshetme yerine Doğu Avrupa’ya genişleyerek üye devlet sayısını 16’dan 32’ye katladı.
Özetle Trump, -ki bu ‘2026 Ulusal Savunma Stratejisi’yle kanıtlandı,- hem ABD’nin Ukrayna savaşındaki rolünü azaltıp, hem de Avrupalıları dahil etmediği müzakere süreci başlatarak, Avrupalı müttefikleri vasal rolüne indirgedi.
Bununla bağıntılı olarak Avrupalı NATO üyeleri yeni arayışları tartışırken, Trump Avrupalı müttefiklerine yönelik eleştiri dozunu artırmayı sürdürüyor. Bu özellikle ABD ve İsrail’in İran’a saldırı savaşında daha da belirginleşti.
Evet, Kuzey Atlantik İttifakı bugün doğrudan içinden kaynaklanan ciddi bir krizle karşı karşıyadır. Ancak bu krizin NATO’nun dağılmasına yol açacağını söylemek yanlış olur – kanımca söz konusu olan yeniden yapılanmanın yol açtığı çatlaklardır, ki ortak çıkarlar bunların üstü örtülebilir. Henüz ABD’nin öncü ve belirleyici rolünün değişmeyeceğini öngörebiliriz.
Kuşku yok: Trump’ın asli söylemi “Önce Amerika’dır”. Avrupa ülkeleri ise, çok başlılık ve yapısal soru(n)lar nedeniyle “birleşik Avrupa ordusu” kurabilecek pozisyonda değildir.
Verili tablonun ortaya koyduğu gibi NATO’yu ancak sınıf mücadelesinin zaferi ortadan kaldırır!
NATO kapitalist sistemin küresel örgütüdür. Kapitalizmin küresel öteki örgütleri gibi tüm kapitalist devletler için dışsal değil, içsel bir olgudur. Bu nedenle NATO’ya karşı mücadele etmek, en başta ordusuyla devletiyle kendi burjuvazisine karşı mücadele etmektir. Çünkü NATO dışarıda aranmamalıdır, zaten içeridedir!
Tekrarlıyorum: Sürdürülemez kapitalist celladın başı NATO, ağır bir kriz yaşıyor.
MARİFETLERİ İLE NAZİLERİN NATO’SU
NATO’nun tarihsel, siyasal ve sınıfsal kökenlerini anla(t)mak “olmazsa olmaz”dır.
Örneğin kapitalist devletlerin, işçi sınıfının seçimler yoluyla bile olsa “iktidara gelmesi”ni engellemek için kanlı, illegal araçlara başvurabileceğinin berrak kanıtıdır NATO.
“Nasıl” mı?
Mesela resmi kuruluşundan bir yıl önce, 1948 İtalya genel seçimlerinde sahnelenen emperyalist müdahaledir. “Gladio/ Yeraltı Orduları”dır…
Malum: NATO’nun resmi ve görünür askeri yapısının ardında, “Soğuk Savaş”ın en karanlık sayfalarını oluşturan ve “stay-behind” olarak adlandırılan gizli paramiliter ordular inşa edilmişti. Resmi belgelerde “Operasyon Gladio” olarak bilinen bu yapı, kapitalist merkezlerin komünizm korkusunun ne denli vahşileştiğini ve insanlık dışına çıktığının en net göstergesidir. (Küresel ağların baş mimarı CIA’in “ünlü”(!) direktörü Allen Dulles idi.)
İtalyan askeri istihbaratı SIFAR bünyesindeki, “Gladio” kod adlı yapı, komünist tehlikeyi yok etmek için CIA istasyon şeflerince finanse edilip, yönetilmişti. 1956’da CIA ajanı Carmel Offie ile dönemin Roma Büyükelçisi Claire Boothe Luce’un baskılarıyla SIFAR’ın başına geçirtilen General Giovanni De Lorenzo, CIA’in vizyonu doğrultusunda “Gladio” ağını yeniden yapılandırıp, yeraltı ordusu için ABD’den 300 milyon Lira fon sağlamıştı. “Gladio”, İtalya’da Soğuk Savaş yılları boyunca sayısız katliama ve faili meçhul eyleme imza atacaktı.
Belçika’da ise askeri istihbarat bünyesindeki SDRA8 ağı, NATO karargâhlarına ev sahipliği yapan coğrafyada kanlı provokasyonlara yol açmıştı. Belçika Parlamentosu’nun raporlarına göre, 1983-1985 kesitinde Brüksel çevresinde süpermarketlere düzenlenen ve 28 sivilin hayatını kaybettiği, hırsızlık amacı gütmeyen vahşi silahlı saldırıların ardında, – sertlik yanlısı güvenlik politikalarını savunan- “Gladio” unsurlarının (Westland New Post gibi) olduğu açıktır.
Yunanistan’da ise “Gladio”, kökleri İngilizlerin II. İkinci Dünya Savaşı’nda kurulan LOK (Dağ Komandoları Bölükleri)’a dayanan yapılanma olarak karşımıza çıkar. CIA ajanı Philip Agee’nin açıklamalarına göre, 1955’de ABD Generali Truscott ile Yunan Genelkurmay Başkanı Konstantinos Dovas arasındaki gizli anlaşmayla CIA, LOK’a olası solcu darbeyi veya komünistlerin seçim zaferini engelleme görevi vermişti. Nitekim LOK, 1967’deki Albaylar Cuntası’nın gerçekleştirilmesinde ve muhalefetin şiddetle bastırılmasında aktif rol oynamıştı.
Almanya’daki TD BDJ ve Kibitz yapılanması da, sınıf düşmanına karşı faşizmi nasıl bir “emniyet askeri” olarak tuttuğunun kanıtıdır. CIA ve “Gehlen” örgütü eliyle kurulan yapılar, eski SS ve Nazi kadrolarını “anti-komünist uzmanlar” olarak yeniden istihdam etmişti. Bu gizli orduların asıl hedefi sadece Sovyet işgali değil, Batı Almanya içindeki sendikacılar, sosyalistler ve barış yanlısı muhaliflerdi; hazırlanan infaz listeleri, devletin kendi halkına karşı yürüttüğü gizli bir iç savaş hazırlığıydı.
İspanya’daki Atocha Katliamı da, 1977’de İspanya’da faşist diktatör Franco’nun ölümünden sonraki “geçiş döneminde” gerçekleşen, örgütlü mücadeleye yönelik kanlı saldırıdır.[13]
Örnekler çoğaltılabilir. Ancak müşahhas isimler üzerinden gitmekte yarar var.
NATO, CIA’nın işe aldığı faşist savaş suçlularıyla yapılandırıldı. Nazi geçmişiyle malûl NATO komutanları yanında daha on binlerce “eski” Nazi ve faşist de vardı.
Emperyalizm faşizm artıklarıyla NATO’yu kurmakla kalmadı; aynı zamanda Avrupa’daki Gladio Ağları: İtalya’da “Gladio”, Türkiye’de “Kontrgerilla”, Yunanistan’da “LOK”, Almanya’da “Alman Gençlik Birliği”, Belçika’da “SDRA8”, Fransa’da “Rose des Vents” – “Arc-en-ciel”, İspanya’da ve Portekiz’de “Aginter Pres” gibi yapılanmaları da oluşturup destekledi.
Meseleyi biraz daha detaylandıracak olursak: II. Dünya Savaşı esnasında Alman generali Hans Speidel, “Soğuk Savaş” sırasında NATO komutanıydı.
1950’de Şansölye Konrad Adenauer’in askeri danışmanı olarak çalıştıktan sonra Ocak 1951’de Milli Savunma Bakanlığı uzmanı oldu. 22 Kasım 1955’de de Savunma Bakanlığı Gücü başkanı olarak korgeneralliğe atandı. 14 Haziran 1957’de dört yıldızlı generalliğe terfi etti. Nisan 1957 ile Eylül 1963 yılları arası başkomutanı silahlı Orta Avrupa Müttefik Kara Kuvvetleri başkomutanı olarak görev aldı.
Batı Almanya, 1955’de NATO’ya katıldığında yeni ordusunun (Bundeswehr) kurulması ve NATO’ya entegre edilmesi sürecinde, II. İkinci Dünya Savaşı’nda Wehrmacht’ta (Nazi ordusu) üst düzey görevler üstlenen birçok komutan NATO kadrolarına dahil edildi. En bilinen örnekler şunlardır:
- i) Nazi Hava Kuvvetleri’nde (Luftwaffe) ünlü pilotu Johannes Steinhoff, 1971-1974 kesitinde NATO Askeri Komitesi Başkanlığı görevinde bulundu.
- ii) Hans Speidel, General Erwin Rommel’in kurmay başkanıydı. 1957-1963 kesitinde NATO Orta Avrupa Müttefik Kara Kuvvetleri Başkomutanlığı görevini yaptı.
iii) Hitler’in Genelkurmay Başkanı Adolf Heusinger, 1961-1964 arasında en üst askeri organ olan NATO Askeri Komitesi Başkanlığını yürüttü.
Adolf Heusinger, Nazi döneminde görev yapmış ve daha sonra NATO içinde önemli bir konuma yükselmiş eski subayların dikkat çekici bir örneğidir. II. Dünya Savaşı sırasında, Hitler’in komutası altında askeri operasyonların planlanmasına yardımcı olan Wehrmacht Genelkurmayında kıdemli bir subay olarak görev yapmıştı.
1950’lerde Batı Almanya’nın yeniden silahlanmasıyla birlikte Adolf Heusinger, Bundeswehr’in kurulmasında merkezi bir rol oynadı ve sonunda ilk Genel Müfettişi oldu.
Kariyeri daha sonra NATO içinde ilerledi ve 1961-1964 kesitinde NATO Askeri Komitesi Başkanlığına atanmasıyla zirveye ulaştı; bu da onu ittifaktaki en yüksek rütbeli askeri subay yaptı. Diğer Naziler de NATO’nun kuruluş yıllarında önemli pozisyonlarda bulundular. Doğu Cephesi’ndeki Wehrmacht istihbaratının eski başkanı Reinhard Gehlen, NATO ve CIA ile yakın koordinasyonla çalışan Batı Almanya Federal İstihbarat Servisi’nin (BND) ilk başkanı oldu.
Bir başka eski Wehrmacht generali Hans Speidel, daha sonra NATO’nun Orta Avrupa Müttefik Kara Kuvvetleri Başkomutanı oldu.
Bu kariyerler, “Soğuk Savaş”ta NATO’nun eski Nazi askeri elitlerini nasıl entegre ettiğini ve Sovyetler Birliği’ne karşı uzmanlıklarına nasıl öncelik verdiğini gösterir; NATO görevlerindeki Nazi subaylarından (çoğunlukla Batı Almanya’nın Bundeswehr’inde, istihbaratında veya NATO komuta yapılarındaki) bir kaçını da ilave etmek gerekirse: Johann Adolf Graf von Kielmansegg, Heinrich Trettner, Hans Röttiger, Hasso von Manteuffel, Albert Schnez, Ernst Ferber, Franz Joseph Schulze, Ferdinand von Senger und Eterlin’in adları zikredilmelidir…
NATO VE TÜRK(İYESİ)
18 Şubat 1952’de Türkiye ve Yunanistan’ın NATO üyeliği resmiyet kazanmıştı.
Egemenlerin NATO’ya bağlılıkları, her fırsatta NATO’yu muhabbetle anmaları elbette boşuna değildir. NATO’nun kuruluş amaçlarına, tarihçesine, yapısına ve geçmişten beri Türk(iye) burjuvazisinin hangi amaç ve çıkarlarına hizmet ettiğine bakarsak, burjuva devlet açısından taşıdığı kıymet anlaşılacaktır.
Hikâyeye dönersek: II. Emperyalist Paylaşım Savaşı’nda egemenler savaşa taraf olmak konusunda net bir karara varamamışlardı. NATO 1949’da kurulurken Türkiye emperyalist savaş makinesinin içerisinde yer almak istemişse de ilk etapta kabul edilmemişti.
Türk(iye) burjuvazisi Haziran 1950’deki Kore savaşını anti-komünist ittifaka kendini ispatlamak için fırsat olarak değerlendirdi. 2 milyon insanın, yani Kore nüfusunun yüzde 20’sinin katledildiği savaşta ABD, BM’den Kore’ye müdahale kararı çıkarttırıp, Türkiye de dahil 15 ülkenin askerini saldırıya dahil etti. ABD Ankara’dan 500 asker isterken, “Şanımıza yakışmaz,”(!) diyen Menderes hükümeti Ekim 1950’de Kore’ye 5.090 kişilik tugay gönderdi.
Hükümet elbette bunu, NATO’ya Kore “vesilesiyle” girme kaygısıyla yaptı. Çünkü ‘Hürriyet Gazetesi’ manşetinde açık açık, “Kore harbinde Amerikalılarla ortaklık kurduk. Onlar dolar ve silah, biz Mehmetçiğin kanını koyduk,” diye yazıyordu!
İlaveten Kore savaşına itiraz edenlerin tutuklanması yanında, savaşa karşıtı ‘Türk Barışseverler Derneği’ kapatılıyordu. (Barışseverler Cemiyeti kurucu üyesi, başkanı Behice Boran’ı anmadan geçmeyelim!) Diyanet İşleri “Din ve Allah adına komünizme karşı savaş” fetvaları verirken, askerler neye hizmet ettiklerini bile bilmeden katliama ve ölüme yollanıyordu.
Kore’de 700’den fazla asker öldü(rüldü), 2 binin üzerinde asker yaralandı. Savaş sonucunda egemenler ABD’nin güvenini, desteğini kazanıp NATO’ya girdi. Bir de Marshall yardımından payını kaptı.
Parantez açıp ekleyelim: T.“C” geçen zamanda, NATO çatısı altında emperyalist savaş operasyonlarına 14 kez daha katıldı. Somali, Bosna, Adriyatik Denizi, Arnavutluk, İran-Irak, Kuveyt, Doğu Timor, Gürcistan, Afganistan, Kosova ve Letonya’ya asker gönderdi!
Devamla: NATO’nun kuruluşuyla, düzenli orduların ötesinde, Sovyet işgalinde düşman hatları gerisinde (stay-behind) gayrinizami harp yürütecek illegal ordular kurulması devreye sokuldu. Ancak söz konusu yapılar, Sovyetlerden ziyade, NATO’nun “dolaylı saldırı” doktrini doğrultusunda iç muhalefeti, sosyalistleri, sendikal hareketleri ezip, tasfiye için kullanılmıştı.
Kaldı ki coğrafyamızdaki gizli ordunun temelleri, daha NATO’ya üye olmadan atılmıştı. 1948’de aralarında Daniş Karabelen, Alparslan Türkeş, Turgut Sunalp, Suphi Karaman’ın olduğu 16 kişilik subay grubu, kontrgerilla, gayrinizami harp, sabotaj, suikast eğitimleri almak üzere ABD’ye gönderilmişti.
Kurmay Albay Daniş Karabelen’in ABD’den dönüşüyle birlikte özel komando okullarının inşasına başlandı. Ardından ABD’nin önerisi ve Başbakan Adnan Menderes’in talimatıyla 27 Eylül 1952’de Genelkurmay Başkanlığı bünyesinde Seferberlik Tetkik Kurulu gizlice kuruldu. Örgütün finansmanı ve yönetimi ABD’nin elindeydi. Seferberlik Tetkik Kurulu’nun ilk karargâhı, Ankara Bahçelievler’de, CIA’in ve Pentagon’un Türkiye’deki en büyük yapılanması olan Amerikan Yardım Heyeti’nin binasında yer alıyordu.
1952’de çıkartılan “Seferberlik Tetkik Kanunu” ile “gayri nizami harp” yani kontrgerilla savaş stratejisi benimsenmişti. Askeri güçlere bağlı, ama toplumun bütün kesimlerini kapsayacak bir tarzda organize edilen kontrgerilla faaliyeti, ‘Özel Harp Dairesi’ diye adlandırıldı.
Özel Harp Dairesi’nin faaliyet şeması, harp okulunda okutulan kaynak kitaba göre şöyleydi: “1) Eğitim Öğretim Grupları: İdeolojik eğitim, psikolojik savaş, sabotaj, sorgulama. 2) Özel Birlikler: Subay ve astsubaylardan oluşturulmuş 55-60 kişilik çok iyi eğitilmiş özel savaş birlikleri. 3) Sivil toplum örgütleri içerisinde kurumlaşmayı sağlayan birlikler. 4) Devlet kurumları arasında hareket, planlama ve koordinasyon işlerini örgütleyen birim. 5) Seferberlik Tetkik Kurulu şubeleri arasında haberleşme koordinasyonunu sağlayan birim. 6)Karşı propagandayı yapmak için basın işlerini organize eden birim…”
1970’de ordu içerisinde Kara Kuvvetleri Komutanı imzasıyla yayınlanan “ST 31-15” talimatnamesinde Özel Harp Dairesi’nin görevleri de şöyle sıralanmıştı: “Açık ve sinsi faaliyetler, adam öldürme, bombalama, işkence, kötürüm hâle getirme, adam kaçırma suretiyle tedhiş, olayları tahrik, misilleme, rehin alma, kundakçılık, sabotaj, propaganda, yalan haber yayma, şantaj yapma…”
Görüldüğü gibi, coğrafyamızda sistematik işkenceden faili meçhullere, toplu katliamlara uzanan uygulamalar bu örgütlenmenin doğrudan sonucuydu.
Maraş, Çorum, Sivas katliamları, devrimcilere ve işçi eylemlerine yapılan saldırılar bu örgütlenmeler tarafından hayata geçirilmiştir. Özel Harp Dairesi’nin bir dönem başında bulunan Sabri Yirmibeşoğlu’nun “6-7 Eylül olayları Özel Harp Dairesinin işiydi,” beyanı da bunu desteklemekteydi. Yani tüm üye ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de burjuvazinin devrimcilere ve işçi sınıfına yönelttiği terör, NATO’nun örgütlenmeleri, silahları ve taktikleriyle sürdürülmüştü.
Sözünü ettiğim -1965’de yeniden yapılandırılarak- 1967’de Özel Harp Dairesi adını verilen terörist örgütlenme, 1994’de Özel Kuvvetler Komutanlığı’na dönüştürülmüştü. Elbette tarihsel misyonu doğrultusunda…
“Misyon” dedim: 1949’da kurulan NATO’nun Türkiye’ye giriş tarihi 1952 (1924 Anayasasının 26. maddesine dayanarak çıkarılan Antlaşmanın kabulüne ilişkin Kanun: 18.2.1952/5886) idi.
NATO’yla ilişkiler 5886 sayılı Kanun, eki Antlaşma ve protokolleri aşan geniş bir alana dağılarak bugünlere gelindi. NATO, 27 Mayıs 1960’daki Türk Silahlı Kuvvetleri Bildirisindeki “NATO’ya inanıyoruz ve bağlıyız” desteğinde olduğu gibi ara dönemlerde de destek görmeye devam etti. Destek 12 Eylül’de de kayıtsız koşulsuz sürdürülecekti.
1963 yılında 244 sayılı Milletlerarası Anlaşmaların Yapılması İçin Bakanlar Kurulu’na (başkanlık rejimiyle birlikte cumhurbaşkanına) Yetki Verilmesi Hakkında Kanunla NATO’ya ilişkin tasarruflara geniş, belirsiz bir esneklik tanındı. Birçok konu, yasama süreci ve Meclis izin süreci devre dışı bırakılarak, dolanma yoluyla “uygulama anlaşması” kapsamına sokuldu. 2012’deki Patriot füzeleri ve NATO askerlerinin Türkiye’de konuşlandırılması bu kapsamda değerlendirildi. Burada da anayasa ihlâli yapıldı.
Aslı sorulursa söz konusu yapının zemini, ABD Ulusal Güvenlik Konseyi’nin (NSC) gizli direktiflerine dayanmaktaydı. Aralık 1947’de NSC 4-A ve ardından gelen NSC 10/2 direktifleri, CIA’ye propaganda, sabotaj, ekonomik yıkım, yerel anti-komünist unsurların desteklenmesi amacıyla “resmen var olmayan”, inkâr edilebilecek örgüt eliyle gizli operasyonlar yapma yolunu açtı.
Seferberlik Taktik Kurulu ve Özel Harp Dairesi’nin eğitim müfredatı da doğrudan ABD kaynaklıydı. 1964’de Türkçe’ye çevrilerek askeri eğitime dahil edilen ABD Ordusu’na ait “Sahra Talimnamesi 31-15: Gayrinizami Kuvvetlere Karşı Harekat”, kontrgerilla doktrininin omurgasını oluşturuyordu.
Bu talimnameler, “düşmanı” sadece yabancı işgalciler olarak değil, ülke içindeki memnuniyetsiz ve muhalif sivil unsurlar olarak da tanımlıyordu. Eski CIA ajanı Philip Agee de anılarında MİT ile CIA arasındaki yoğun işbirliğini doğrulamış, MİT’in eğitim ve donanımının bütünüyle CIA tarafından sağlandığını itiraf etmiştir.
Tüm bunlarla birlikte NATO’ya dâhil olmasının ardından ordu, eski Alman ekolünün terk edilmesi ve Amerikan düzenine geçilmesi temelinde yenilenmeye, modernize edilmeye başlandı.
İşaret ettiğim çerçevede NATO’nun kontrgerilla örgütlenmesine dair birkaç şeyin altını da çizmek gerekirse: Türk(iye) topraklarında “derin devlet” örgütlenmesinin kökleri, NATO üyeliğinden daha eskiye dayanır. Hatırlanacaktır: İttihat ve Terakki, I. Dünya Savaşı öncesinde gayri nizami harp yürütmek için Teşkilât-ı Mahsusa’yı kurmuştu. Bu örgüt savaş yıllarında Anadolu’daki Ermeniler başta olmak üzere gayrimüslim nüfusa yönelik soykırımdan, Mustafa Suphilerin katline birçok kıyıma imza atmıştı.
Egemenlerin komünizmle mücadelede ve Kürt isyanlarını bastırmada epey tecrübe biriktirmiş gizli devlet yapılarının, “Soğuk Savaş”la birlikte NATO’nun, CIA merkezli karşı-devrimci örgütlenmelerine uyarlanması zor olmadı.
Türk(iye) burjuvazisinin “derin devlet” örgütlenmeleri NATO sayesinde İtalyan ve Alman faşizminin deneyimlerini, ABD ile İngiliz emperyalizminin birikimlerini, kıyım geleneğiyle harmanladı.
Tüm bunlarla bağıntılı olarak Alparslan Türkeş 1950’lerin başında genç bir subayken TSK’ca ABD’ye gönderildi. Burada “özel harp” eğitimi aldı. 1956’da NATO’nun Türk Temsil Heyeti üyesi olarak tekrar ABD’ye gitti: Türkiye’nin ilk “özel harp, kontrgerilla uzmanlarından olarak Genelkurmay’ın NATO Dairesini yönetti.
İlerleyen yıllarda Türkiye’deki faşist partinin (MHP) lideri ve silahlı faşist çetelerin örgütleyicisi olarak NATO’dan aldığı eğitimin hakkını verdi. İşçi önderlerine yönelik suikastlardan 1978 Maraş katliamına kadar işçi sınıfına, devrimcilere yönelen binlerce saldırıyı örgütledi. 12 Eylül darbesi NATO’nun rol oynadığı onlarca kanlı darbeden biriydi.
Türk(iye) burjuvalarının muhabbetle andıkları NATO, budur. Söz konusu muhabbetin bugünlerde yürüyen emperyalist paylaşım ve bölgesel hegemonya mücadelesinde etkin rol oynamaya çalışmasıyla da ilgisi vardır.
Örneğin bir zamanları Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, NATO’nun 60. yıl vesilesiyle yayınladığı mesajda şöyle dediği üzere:
“1952 yılından bu yana uluslararası ortam çok değişmiştir; Soğuk Savaş sona ermiş, Soğuk Savaşın ardından ortaya çıkan sınamalarla baş edilmiştir. Ancak, Türkiye’nin NATO’ya üyeliğinin stratejik niteliği değişmemiştir. NATO, Türkiye’nin savunma ve güvenlik politikasının mihenk taşı olmaya devam etmektedir. Bugün, küresel ekonomik kriz ile Avrupa’daki yansımaları ve Ortadoğu’daki kapsamlı dönüşümün yaratabileceği sancılar gibi yeni risk ve tehditler ile karşı karşıya bulunmaktayız. NATO, bugüne değin uluslararası meşruiyet temelinde güvenlik ve barışı sağlamada önemli roller oynayabileceğini göstermiştir. Türkiye bir istikrar adası olarak, güçlü ekonomik büyümesi ve dinamizmiyle çevresinde barış ve istikrara aktif katkı yapmaktadır.”
Aynı konuda dönemin Başbakanı Erdoğan da ekliyordu: “Soğuk Savaş’ın sona ermesi ve akabinde Sovyetler Birliği’nin dağılması, NATO’nun ve de bu ittifakın en etkin üyelerinden biri olan Türkiye’nin önemini asla azaltmamıştır. Tam tersine, uluslararası finans krizinden Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da yaşanan dönüşüme dek uzanan farklı gelişmeler doğrultusunda yeniden şekillenmekte olan dünya düzeninde, NATO’nun Türkiye için, Türkiye’nin de NATO için önemi günbegün daha da artmaktadır. Türkiye, özgür dünyanın savunmasında oynadığı önemli rol sayesinde NATO bünyesinde her zaman sağlam ve güvenilir bir müttefik olmuştur; aynı şekilde, gelecekte de sağlam ve güvenilir bir müttefik olmaya devam edecektir.”
Kendini ABD’nin BOP’unda “eşbaşkan” olarak sunan Erdoğan, 2026 Temmuz’undaki NATO zirvesine ilişkin, “Ankara’da 7-8 Temmuz tarihleri arasında tertipleyeceğimiz NATO Liderler Zirvesi, ittifakın tarihinde kritik bir öneme sahip. Gerek bölgemizdeki gerek dünyadaki son gelişmeler, Ankara zirvesinin önemini biraz daha artırmıştır. Ankara’da İttifak’ın geleceğine ve küresel güvenlik mimarisinin bundan sonraki şekline yönelik önemli kararlar alınmasını bekliyoruz.
Bugünkü dünya, NATO’nun kurulduğu günlerdeki o eski dünyanın devamı değil. Yeni bir dünya kuruldu ve bu yeni dünyada da NATO’nun konumu çok daha farklı. Tehditler karmaşıklaştı, riskler çeşitlendi, küresel sistem aşındı, kısaca dünya çok değişti. NATO içerisinde adaletli yük paylaşımı, samimi iş birliği ve ortak güvenlik anlayışı, ittifakın geleceği için çok, çok önemli. Türkiye olarak daha kararlı ve tehditlere karşı daha hazırlıklı bir NATO için, üzerimize düşeni yapmaya hazırız,”[14] derken mevcut güzergâhı şöyle betimliyor Adnan Gümüş:
“NATO için Batılı askerin maliyeti çok ağır bulunuyor. NATO uzun yıllardır dört uç ordu oluşturmak istiyor. Birincisi oluşturuldu bile: Afrika Birliği Ordusu. Bundan daha önemli üç uç orduya daha ihtiyaç var. Güney Kore’nin ve Japonların yükünü çekeceği Pasifik Ordusu, Ukrayna-Polonya’nın ağırlığını oluşturacağı Baltık Ordusu, Türkiye’nin belkemiğini oluşturacağı Sünnî İslâm Ordusu.”
Tarihe tanıklıktan öte kötülük ettiğimiz kırılma anlarındayız.
NATO’ya girdiğimizden bu yana Türkiye’nin bundan sonrasını derinden ve çok kötü şekilde etkileyecek bir dönüm/kırılma noktasındayız.”[15]
Görülüp kavranması gerek: Balkanlar-Kafkaslar-Ortadoğu üçgeninin merkezindeki T.“C”, NATO’nun modernize edilmiş büyük ordularından birine sahip olması yanında, enerji nakil hatları ile göç yollarını kontrol etmesinden ötürü önemlidir.
Kolay mı?
T.“C”nin, NATO ve ABD üslerinin bölgesel savaşa katkısı açıktır. ABD Başkanı Trump’ın Erdoğan’ı öven açıklamaları boşuna değildir.
Saray’ın, ABD’yi kollayan ve İncirlik- Kürecik NATO Üsleri aracılığıyla savaş politikalarına lojistik destek veren bir konumda olduğu “sır” değildir.
Saray yönetimi, NATO’daki konumunu güçlendirerek, ABD işbirlikçiliğini derinleştirerek bölgedeki nüfus ve paylaşım mücadelesinden pay kapma, kârlı çıkma planları yapmaktadır.
ANTİ-EMPERYALİST MÜCADELE
Che Guevara’nın, “Emperyalizme güvenemezsiniz. Hiçbir şekilde! Bir zerresine bile.” “Ezilen halkların her zaferi, emperyalizmin kalbine saplanan bir hançer gibidir.” “ABD, dünya halklarının en güçlü düşmanıdır”…
Fidel Castro’nun, “Emperyalizm, dünyanın köleleştirilmesine ve ulusların zenginliklerinin yağmalanmasına dayalı bir sistemdir. Onlar için demokrasi, sömürü düzeninin devamını sağlamak için kullanılan bir maskedir”…
Ho Chi Minh’in, “Emperyalizm var oldukça savaş tehlikesi de vardır”…[16]
Kim İl Sung’un, “Emperyalizm ile komünizm arasındaki savaş, halkların özgürlüğüne kadar sürecektir,” notunu düştükleri emperyalizm, burnumuzun dibindeki baş düşmandır, içeridedir[17] ve emperyalist savaşa, müdahalelere karşı tek yol, emek eksenli sınıf savaşıdır!
Anti-kapitalist olmadan anti-emperyalist olunamayacağı kavranarak; artık “ezen ve ezilen ulus” sorununun yerine, kapitalist devletin “ezen ve ezilen sınıf” meselesinin öne çıktığını görmeliyiz.
Anti-emperyalizm, sadece düzen eleştirisi ile sınırlanamaz. Yeni toplum için mücadeleyi örgütlemelidir. Bu da emek eksenli bir duruşla mümkündür.
Emperyalizm, kapitalizmin sömürü ve tahakküm ilişkilerinin doğrudan yansıması olarak varlığını sürdürürken; anti-emperyalizm, yabancı güçlere veya rakiplere karşı duruş sergilemekle sınırlı değildir. Aksine, emperyalizm onu besleyen kapitalizme karşı mücadeleyi “olmazsa olmaz” kılar. Bu da sosyalizm vizyonu olmadan eksik olur.
Kapitalizm, emperyalizmin temel itici gücüdür; bunlar birbirlerinden ayrıl(a)maz bir bütündür. Ve en önemlisi de, yabancı düşmanlığı ile anti-emperyalizmi karıştırmamak gerekir. Anti-emperyalizmin, yabancı düşmanlığı veya rakip ülkelere karşı milliyetçi bir duruşla karıştırılması vahim bir yanılgıdır.
Yabancı düşmanlığı, ötekileştirme/ nefret üstüne inşa edilen pozisyondan hareket ederken, anti-emperyalizm, sömürüye, adaletsizliğe karşı evrensel mücadele çağrısını dillendirir. O, güç ilişkilerini ve sömürü düzenini sorgular; sistemi hedef alır. Yani toplumdaki eşitsizlikleri, adaletsizlikleri hedef alan bütüncül yaklaşımı “olmazsa olmaz” kılar. Çünkü o, eşitlikçi ve özgürlükçü bir toplum vizyonu ile müsemmadır.
Ve Che Guevara’nın 1967’de kaleme aldığı satırlar hâlâ geçerliliğini korumaktadır:[18]
“Yankee emperyalizmi karşısında, sadece kendini savunmaya kararlı olmak yeterli değildir; dünyanın egemenliğinin temeli olan sömürge ve yeni sömürge bölgelerinde, yani destek üslerinde ona saldırmak gerekir. Orada, bir halkın ve liderlerinin sadece kendilerini savunmakla kalmayıp, saldırmaya da istekli olduklarını görmeliyiz.”
“Yankee emperyalizminin kapısında yalnız bir sosyalist kale olan ülkemiz, askerlerini yabancı topraklarda, uzak bir kıtada savaşmaya ve ölmeye gönderiyor ve eylemlerinin sorumluluğunu tam ve alenen üstleniyor; bu meydan okumada, çağımızın büyük sorunu olan Yankee emperyalizmine karşı amansız mücadeleye yönelik bu net duruşta, Kongo’daki mücadeleye katılımımızın kahramanca anlamı yatıyor.”
“Zafer, olumlu deneyimlerin büyük bir kaynağıdır, ancak yenilgi de öyledir, özellikle de olayı çevreleyen olağanüstü koşullar göz önüne alındığında: aktörler ve muhbirler, bilinmeyen bir bölgede, başka bir dille hayatlarını riske atmaya giden yabancılardır ve onları birleştiren tek şey proleter enternasyonalizm bağlarıdır; bu da modern kurtuluş savaşlarında uygulanmayan bir yöntemin başlangıcıdır.”
“Başlattığımız bu deneyim boşa gitmemeli ve Uluslararası Proleter Ordusu’nun girişimi ilk başarısızlık belirtisinde ölmemeli.”[19]
Şimdi burada bir parantez açmak gerekiyor: Anti-emperyalist mücadelenin Marksist-Leninist içeriğini tamamen boşaltanlar, onu bir çeşit “ulusal bağımsızlık” mücadelesi anlayışına indirgediler. Böylece, aslında sömürge statüsünden kurtulup, kendi ulus-devletini kurarak kapitalizm temelinde yol alan ülkelerde de işçi sınıfının önüne bir “ulusal bağımsızlık” aşaması dikildi!
Böylece sosyalizm mücadelesi bir çeşit “bağımsız ulusal kalkınma” stratejisine indirgendi.
Söz konusu yanılgının devreye soktuğu soru(n)lar hâlâ önümüzde duruyor.
Günümüzde emperyalistlerin kışkırttığı bölgesel savaşlarda “burjuvazinin küçüğünü büyüğüne karşı destekleyeyim,” mantık(sızlığ)ına savrulanlar; saldırıya uğrayan coğrafyalardaki devrimci durumları görmezden gelirlerken; emperyalizme karşı savaşımı, ulusların kaderlerini tayin hakkının kabulü ile sınırlayanların reformizminden öteye geçemezler.
Emperyalizme karşı mücadeleyi, sadece ilhaklara karşı çıkmaya indirgeyenlerin göremediği; hiçbir burjuva kesiminden anti-emperyalizm beklenemeyeceğidir!
Çünkü emperyalizmin karşısına “ulusal kapitalizm” dedikleri, emperyalizmden bağımsız kapitalizmin mümkün değildir.
Örneğin İran’ı “ezilen”, ABD’yi ise “ezen” ulus olarak görenler, ABD İran’da yenilirse emperyalizmin bir dönem boyunca felç olacağını ve zayıflayacağını düşünüyorlar. Oysa şu ya da bu emperyalist ülkenin küçük bir ülkede giriştiği maceranın yenilgiyle sonuçlanması, dünya genelinde işçi ve emekçi kitlelerin moralini yükseltse de, sorunu tek boyutlu ele alıp, böylesi olasılık asla abartılmamalıdır.
Hatırlansın: V. İ. Lenin dönemi Komintern’i, sömürgelerde yabancı egemenliğin yıkılması için yürütülen mücadelenin “ulusal burjuvazinin amaçlarının altına imza atmak anlamına değil, sömürgelerin proletaryası için kurtuluş yolunun düzlenmesi anlamına geldiğini” üzerine basarak ifade ediyordu.
Bu nedenle anti-emperyalizm adına Saddam’a, Kaddafi’ye, Esad’a, Taliban’a, Hamas’a, Hizbullah’a, hatta İran’daki molla rejimine destek vermek, soru(n)ludur. Böylesi hâllerde devrimci proletaryanın görevi kendi cephesini yaratmaktır.
Çünkü bir savaşın niteliğini belirleyebilmek için, bir kere her şeyden önce o savaşa yol açan politikanın karakterinin ortaya konulması gerekir. “Sanki soru: Savaşın nedenleri nedir? Savaşın amaçları nedir? Savaşı hangi sınıf veriyor? değilmiş de, ilk saldıracak olan kimdir? sorusuymuş gibi,”[20] vurgusundaki üzere, V. İ. Lenin’in…
Evet, sosyalistler her zaman zulüm görenin yanında yer alırlar. Kapitalist baskılara karşı demokratik ya da sosyalist içerikli savaşlara karşı çıkmazlar. Emperyalizm döneminde bir ulusal savaşın haklı kabul edilebilmesi için her şeyden önce, yürüyen savaşın özü ortaya konulmalıdır.
“Peki, bir savaşın “özü”nü nasıl tanımlayabilir, nasıl ortaya koyabiliriz? Savaş siyasetin devamıdır. Öyleyse savaş öncesinde güdülen siyaseti, savaşa yol açan, savaşı ortaya çıkaran siyaseti incelememiz gerekir. Bu siyaset emperyalist bir siyasete, yani mali-sermayenin çıkarlarını güven altına almak, sömürgelerle yabancı ülkeleri soymak, ezmek amacını güdüyorsa, o zaman bu siyasetten doğan savaş emperyalisttir. Eğer güdülen siyaset ulusal kurtuluş siyasetiyse, yani ulusa zulmedilmesine karşı olan yığın hareketinin ifadesiyse, o zaman bu siyasetten doğan savaş, ulusal kurtuluş savaşıdır.”[21]
Bir kere şunu belirtmek gerekir, egemen ulus-devletin topraklarının işgale uğraması ya da ilhak edilmesi hâlinde komünistler için temel mesele, yaşanan toprakların savunulup savunulmayacağı değildir. Aslolan, işçi sınıfı ile emekçi kitlelerin, topraklara yönelik saldırı, ilhak karşısında neyi, nasıl, kime karşı, hangi temelde savunacaklarının yanıtındadır.
Bu konuda Paris Komünü önemli örnek oluşturmaktadır. Karl Marx’ın deyimiyle “Göğü fethe çıkan komünarlar”, Paris’i Prusya ordusunun işgaline karşı savunurlarken, burjuva Versailles hükümetinin hizmetine koşmadılar. Tersine, onlar silah elde işgali püskürtürlerken, kendi iktidarlarını yarattılar.
Söz konusu örnekten hareketle anti-emperyalist mücadelenin Marksist-Leninist içeriğinin, ulusal bağımsızlık mücadelesi ile aynı şey olmadığı net biçimde karşımızdadır.
COĞRAFYAMIZDAKİ ANTİ-EMPERYALİZM (Mİ?)
Hemen herkesin, akımın, örgütün anti-emperyalistlik iddiası güttüğü coğrafyamızda (Türkiye’de) emperyalizm ve ona karşı mücadelede soru(n)lu yaklaşımlar öne çıkar.
Mesela emperyalizmin, ekonomik temeli tekelci kapitalizmden kopartılıp, salt askeri çizgiye indirgenmesi… Ya da anti-emperyalizmden söz edilerek, emperyalist ittifaklardan birinin safında yer almak veya söz konusu saflaşmalarda yer almaktan başka bir alternatif öngörmemek…
Tüm bunları da “ayakları yere basan reel-politika” ya da AKP gibi “yerlilik”, “millilik” süslemesiyle sunmak! Bunların incelenmeye, irdelenmeye değer bir yanı kesinlikle yoktur…
Görülüp kavranması gerek: Coğrafyamızda anti-emperyalist mücadeleye Denizlerin mücadelesinde, ‘68’lerde tanık olduk…
Denizler, başta ABD emperyalizmi olmak üzere, tümüne karşı uzlaşmaz mücadele verdiler. Anti-emperyalizmleri, anti-ABD’cilik ile sınırlı değildi; Avrupalı emperyalistler karşısında da hayırhah bir tutum geliştirmeyip “Ortak Pazar’a Hayır” da dediler; “İcraat konuştu mu, kelimeler hiçbir şeydir,” ifadesindeki üzere Pierre-Joseph Proudhon’un…
O hâlde taleplerimizi sıralayalım: NATO’dan çıkmalıdır, yabancı üslere el konup, kamulaştırılmalıdır.
Çünkü coğrafyamızda en az 28 (30) NATO üssü faaliyet vardır. Bunlarda T. “C”nin kayda değer hiçbir tasarrufu yoktur. Tümü ABD ve NATO kontrolü altındadır.
Binlerce ABD askeri personeli Adana İncirlik, Malatya Kürecik ve İzmir başta olmak üzere Türkiye’de, ABD ile Batı emperyalizminin emrindedir.
Adana’daki İncirlik Hava Üssü çeşitli hava saldırılarında aktif olarak kullanılmıştır. ABD’nin Irak, Afganistan, Suriye ve İran’a dönük saldırıları bunlara örnektir. Soğuk Savaş süresince İncirlik’ten Sovyetler Birliği’ne karşı istihbarat uçuşları düzenlenmiştir.
İncirlik’te ABD’ye ait en az 50 adet B-61 nükleer bombası bulunduğundan söz edilmektedir.
Malatya’daki Kürecik Radar Üssü’ne 2012’de konuşlandırılmış AN/TPY-2 radarı ABD’nin bölgesel müdahaleleri için kritik işlevlere sahiptir. Radar Ortadoğu’daki füze faaliyetlerini izleyerek ABD ve İsrail’i uyarır. Kürecik Radar Üssü İran-İsrail çatışması boyunca balistik füzeleri izlemiş, İsrail’in erken uyarı sisteminin bir parçası olarak işletilmiştir.
Konya’daki 3. Ana Jet Üssü’nde NATO’nun AWACS (Havadan Erken Uyarı ve Kontrol Sistemi) uçakları konuşludur.
İzmir’deki Çiğli Hava Üssü’nde ABD Hava Kuvvetleri’ne bağlı 16. Hava Filosu bulunmaktadır. ABD, bu üssü bölgesel operasyonlarında lojistik destek ve personel rotasyonu amacıyla kullanır.
Unutulmasın: NATO askeri bir ittifak olması yanında, ekonomik ve sınıfsal bir karşı-devrimci emperyalist organizasyondur.
Maraş’tan 1 Mayıs katliamına kadar birçok olayın arkasında NATO olmuştur.
12 Mart 1970 ve 12 Eylül 1980 darbelerinde NATO’nun yönlendirmesi vardı.
Kolay mı?
Coğrafyamızda iktidara gelen herkesin programında NATO’ya bağlılık şartı yer alır.
Örneğin ABD’li rahip Andrew Craig Brunson vakasındaki üzere, bir tweetle TL çöktü. Bu, emperyalist tahakkümün en açık göstergesiydi.
NATO işçi sınıfının kanlısıdır. Çünkü o, uluslararası sermayenin çıkarlarını savunan kapitalist bir ittifaktır.
T.“C”, NATO üyeliğiyle işlenen suçların doğrudan veya dolaylı ortağıdır.
Yerküre bugün NATO yayılmacılığının körüklediği yeni çatışmaların tarafıdır.
NATO uluslararası sermayenin çıkarları gereği ülkelerin iç siyasetlerine müdahale ederken; sömürü düzenini değiştirme mücadelesine karşı bir tehdittir.
Emekçiler ne zaman sömürüsüz, bağımsız bir coğrafya için ayağa kalksa, karşısında NATO’yu bulmuştur: Darbeler, politik cinayetler, komplo ve sabotajlarla iç siyasete ayar verilmiştir. NATO, 5. kol işlevi gören bir müdahale aygıtıdır.
Emekçilerin kapitalizm karşısında değiştirmek istediği her şey NATO ile ilişkilidir.
NATO’dan çıkılması, ancak onun coğrafyamızdan çıkartılması ile mümkündür. Tek gerçek bu seçenekken; emperyalizmi yenmek için işçi sınıfının mücadelesi belirleyicidir.
“SON SÖZ YERİNE”
“Dünya tarihinin yarını, emperyalizm tarafından ezilen ve uyanmakta olan halkların en sonu ayağa kalktığı ve kurtuluşları için kesin, uzun ve zorlu bir savaşıma başladığı gün olacaktır,”[22] der ve ekler V. İ. Lenin:
“Savaşı başlatan işçiler ve köylüler değildi; ne Ruslar, ne Almanlar, ne Fransızlar, ne İtalyanlar, ne Belçikalılar… Bu savaş, dünyanın her yerindeki kapitalistler tarafından başlatılmış ve sürdürülmüştür.”
“Eğer sosyalizm kazanamazsa, kapitalist devletler arasındaki barış yalnızca bir ateşkes bir fasıl, halkları yeniden boğazlamak için bir hazırlık olacaktır”!
“Boğazlanmak” tehdidini durdurabiliriz, bunu “Dünyayı değiştirerek,” yapabiliriz!
Unutulmamalıdır ki ezilenler itirazın, başkaldırının, isyanın, reddin yıkıcı gücüyle var olup, geleceği yaratabilirler!
22 Mayıs 2026 18:29:51, Muğla.
N O T L A R
[2] İvan Sergeyeviç Turgenyev.
[3] Bkz: i) Temel Demirer, “Devrimci Gençliğin Anti-Emperyalist Mücadelesi: Tarihimiz ve Filistin”, Kaldıraç Dergisi, No:276, Temmuz 2024… ii) Temel Demirer, “Emperyalizm Çağında Barış Savaş Demektir, Savaş da Barış!”, Kaldıraç Dergisi, No: 221, Aralık 2019… iii) Temel Demirer, “Barış (=Hayat) ile Savaş (=Ölüm) Hâli”, 2 Eylül 2016… https://temeldemirer.blogspot.com/2016/10/baris-hayat-ile-savas-olum-hali.html iv) Temel Demirer, “Emperyalist Yerkürede Barış (Yalanı) ve Savaş (Gerçeği)”, Kaldıraç, No: 195, Ekim 2017… v) Temel Demirer, “Yeniden Paylaşım Kaosu=Emperyalist Savaş Tehdidi”, Kaldıraç Dergisi, No:251, Haziran 2022… vi) Temel Demirer, “… ‘Yeni’ Falan Değil, Bildiğimiz Emperyalizm!”, Rojnameya Newroz, Şubat 2026… https://temeldemirer.blogspot.com/2026/02/yeni-falan-degil-bildigimiz-emperyalizm.html vii) Temel Demirer, “Emperyalist ABD ve Barış”, Görüş21, Mart 2023… https://temeldemirer.blogspot.com/2023/03/emperyalist-abd-ve-baris.html viii) Temel Demirer, “Kapitalist Emperyalist İşgal(ler)”, Kaldıraç Dergisi, No:142, Nisan 2013… ix) Sibel Özbudun-Temel Demirer, “ABD Emperyalizmi ve Venezüella 2019”, Rojnameya Newroz, Ocak 2018… https://temeldemirer.blogspot.com/2019/01/abd-emperyalizmi-ve-venezuella-2019.html x) Temel Demirer, “Venezüella ve Emperyalizm Konusu”, Rojnameya Newroz, Mart 2019… https://temeldemirer.blogspot.com/2019/03/venezuella-ve-emperyalizm-konusu.html xi) Sibel Özbudun-Temel Demirer, “ABD’nin -Güncel- Ahvali!”, Kaldıraç Dergisi, No:277, Ağustos 2024… xii) Temel Demirer, “Trump Kâbusu ve Emperyalist ABD”, Kaldıraç, No:230, Eylül 2020… xiii) Temel Demirer, “İmparatorluğun Trump’lı Encamı”, Eylül 2019… https://rojnameyanewroz3.com xiv) Temel Demirer, “Emperyalist ABD ve Barış”, Mart 2023… https://gorus21.com xv) Temel Demirer, “Çürüyen/ Çöken Uluslararası Hâl(imiz)”, Sosyalist Mezopotamya Dergisi, No:11, Aralık 2021… xvi) Temel Demirer, “Isınan ‘Soğuk Savaş’…”, Rojnameya Newroz, Eylül 2024… https://temeldemirer.blogspot.com/2024/09/isinan-soguk-savas.html xvii) Temel Demirer, “III. Dünya Savaşı Güzergâhında…”, Kaldıraç Dergisi, No:272, Mart 2024… xviii) Temel Demirer, “Üçüncü Büyük Paylaşım Eşiği”, Kaldıraç Dergisi, No:255, Ekim 2022…
[4] Kerem Ünüvar, “Türk Solunun Türk Sağına Armağanı: Anti-Emperyalizm”, Birikim Dergisi, No:214, Şubat 2007.
[5] Can Aytekin, “III. Dünya Savaşı Gerçeği ve Artan Silahlanma Yarışı”, 12 Temmuz 2024… https://Marksist.net/can-aytekin/ucuncu-dunya-savasi-gercegi-ve-artan-silahlanma-yarisi
[6] “Kaba bir Marksistin gözünde burjuva toplumun temelleri o kadar sarsılmaz bir sağlamlıktadır ki, bu temellerin son derece göze çarpan biçimde sarsıldığı anlarda bile yalnızca ‘normal’ duruma dönülmesini diler, burjuva toplumunun bunalımlarını geçici olaylar olarak görür ve böyle zamanlarda bile mücadeleye asla yenilmez kapitalizm karşısında akıl dışı ve sorumsuz bir isyan olarak bakar. Ona göre, barikatlardaki savaşçılar delidir; yenilgiye uğrayan devrim bir hata ve başarıya ulaşan bir devrim de öyle – bir oportünistin gözünde ancak geçici olarak mümkündür -; sosyalizmi kurmaya girişenlerse düpedüz canidir.” (György Lukács, Lenin’in Düşüncesi, Devrimin Güncelliği, çev: Ragıp Zarakolu, Belge Yay., 1998.)
[7] V. İ. Lenin, Emperyalizm: Kapitalizmin En Yüksek Aşaması, çev: Cemal Süreya, Sol Yay., 1969
[8] Coğrafyamızdaki “Milli Mücadele”nin anti-emperyalist karakterde olduğu iddiası çoğunlukla V. İ. Lenin’in bu savaşa verdiği destekle açıklanmaya çalışılır. Komünist bir devrimcinin ulusal kurtuluş hareketlerine verdiği destek elbette ki anti-emperyalist karakterdedir. Diğer yandan, kapitalizm karşısında proleter devrimci niteliğe sahip olmayan bir ulusal kurtuluş hareketi, sadece mevcut uluslar düzeni içinde daha egemen konumda olan devletlerin işgaline karşı mücadele verildiği için anti-emperyalist olarak nitelenemez. Bu açıdan 1919-1923 süreci emperyal güçlerin işgaline karşı verilmiş bir savaş olsa dahi politik karakteri itibarıyla anti-emperyalist bir mücadele değildir. Ama V. İ. Lenin ve diğer Rus komünistlerinin bu savaşa verdiği her türden destek anti-emperyalist bir stratejinin parçasıdır.
[9] Karl Marx-Friedrich Engels, Komünist Manifesto ve Komünizmin İlkeleri, çev: Muzaffer Erdost, Sol Yay., 1976.
[10] Tarihte ilk kez kapitalizmle birlikte dünyanın farklı bölgelerindeki toplumsal üretim faaliyetleri karşılıklı genel bir bağımlılık ilişkisi içine girmeye başlamıştır. Karl Marx 1853’te bunu şöyle özetliyordu:
“Sermayenin merkezileşmesi, sermayenin bağımsız bir güç olarak var olabilmesi için zorunludur. Bu merkezileşmenin dünya pazarları üzerindeki yıkıcı etkisi, hâlen her uygar kentte etkin olan ekonomi politiğin doğasındaki organik yasaları en devasa boyutlarda ortaya sermekten başka bir şey yapmaz. Tarihin burjuva dönemi, yeni dünyanın maddi temelini yaratmak zorundadır – bir yanda, insanoğlunun karşılıklı bağımlılığı üzerine kurulmuş bulunan evrensel karşılıklı ilişkiyi ve bu ilişkinin araçlarını; öte yanda, insanın üretici güçlerinin geliştirilmesini ve maddi üretimin doğal araçlarının bilimsel bir biçimde yönetilmesine dönüştürülmesini. Jeolojik devrimler yeryüzünü nasıl yarattılarsa, burjuva sanayisi ve ticareti de yeni bir dünyanın maddi koşullarını öyle yaratırlar.” (Karl Marx-Friedrich Engels, Sömürgecilik Üzerine, çev: Sebahattin Hilav, Gerçek Yay., 1966.)
[11] Oktay Baran, “NATO Zirvesi, Ukrayna Savaşı, Emperyalist Bloklar”, 19 Temmuz 2025… https://Marksist.net/oktay-baran/nato-zirvesi-ukrayna-savasi-emperyalist-bloklar
[12] Kerem Dağlı, “Türkiye-NATO İlişkisi Üzerine”, 16 Haziran 2019… https://Marksist.net/kerem-dagli/turkiye-nato-iliskisi-uzerine
[13] “Terör Örgütü Olarak: NATO”, 14 Nisan 2026… https://evrimagaci.org/blog/teror-orgutu-olarak-nato-22699
[14] “İktidarın Ümidi NATO Zirvesi, Erdoğan’ın Adaylık İçin Birden Fazla Planı Var”, 16 Mayıs 2026… https://www.cumhuriyet.com.tr/siyaset/akp-li-samil-tayyar-in-kulis-i-iktidarin-umidi-nato-zirvesi-erdogan-in-adaylik-icin-birden-fazla-plani-var-2504345
[15] Adnan Gümüş, “Pasifik, Baltık, Kırım, Ortadoğu, NATO’nun 40 Yıllık Sünnî Ordu Planı”, Evrensel, 2 Nisan 2026, s.2.
[16] “Vietnam’ı andığınız anda hükümeti köşeye sıkıştırıyorsunuz. Onlar utanıyorlar – bunu fark ediyor musunuz? Bu, kendilerinin içine düştükleri bir tuzak. (…) Ama yakalandılar, çıkamıyorlar. Benim ‘onlar’ dediğimi fark ettiniz. Onlar yakalandı, çıkamıyorlar. Daha fazla adam sokarlarsa, daha derine inerler. Adamları çekerlerse, bu bir yenilgi olur. Ve bunu baştan bilmeleri gerekirdi.
Fransa orada yaklaşık 200.000 Fransız askeri bulunduruyordu ve yeryüzündeki en gelişmiş mekanize orduya sahipti. Ve o küçük pirinç çiftçileri onları yuttu, tanklarını, her şeyi. Evet, yuttular ve Fransa derinden kökleşmişti, orada yüz yıldan fazla kalmıştı. Şimdi, eğer o kalamadıysa ve kökleşmişse, Sam’ın oraya girebileceğini düşünüyorsanız, aklınızdan şüpheleniyorum.
Ama biz bunu söylememeliyiz. Eğer söylersek, anti-Amerikancı oluruz, ya da isyankâr, ya da yıkıcı… Diem’i oraya koydular. Diem onların tüm parasını, tüm savaş ekipmanlarını ve her şeyi aldı ve onları tuzağa düşürdü. Sonra onu öldürdüler. Evet, onu öldürdüler, soğukkanlılıkla cinayet işlediler, onu ve kardeşini, Madame Nhu’nun kocasını, çünkü utandılar. Onu güçlü yaptıklarını fark ettiler ve o onlara karşı dönüyordu…
Biliyorsunuz, kuklanın kuklacıya laf yetiştirmeye başlaması, kuklacının kötü durumda olduğunu gösterir…” (Malcolm X, 1965)
[17] “Esas düşman, kendi ülkemizdedir! (Der Hauptfeind steht im eigenen Land!)… Alman halkının esas düşmanı Almanya’dadır; Alman emperyalizmi, Alman savaş partisi, Alman gizli diplomasisi. Alman halkı evdeki bu düşmanla siyasi bir mücadeleyle savaşmalıdır, kendi emperyalistlerine karşı savaşan diğer ülkelerin proletaryasıyla işbirliği yaparak…” (Karl Liebknecht)
[18] Yine Che Guevara, ‘Cezayir’deki Afro-Asya Konferansı’ndaki konuşmasında da ekler: “Tüm bunlardan bir sonuç çıkarılmalıdır: Sosyalist ülkeler, kurtuluş yoluna yeni başlayan ülkelerin kalkınmasına katkıda bulunmalıdır. Bunu, hiçbir şekilde şantaj veya dramatik bir tavır sergileme niyetiyle değil, Afro-Asya halklarına kolay yoldan yaklaşma arayışıyla da değil, derin bir inançla söylüyoruz.
Sosyalizm, hem bireysel düzeyde, sosyalizmin inşa edildiği veya inşa edilmiş olduğu toplumlarda, hem de dünya ölçeğinde, emperyalist baskıdan muzdarip tüm halklara yönelik yeni bir kardeşlik anlayışıyla sonuçlanan bir bilinç değişikliği olmadan var olamaz.
Bağımlı ülkelere yardım etme sorumluluğuna bu ruhla yaklaşılması gerektiğine inanıyoruz. Değer yasası ve değer yasasından kaynaklanan eşitsiz değişimin uluslararası ilişkileri tarafından geri kalmış ülkelere dayatılan fiyatlara dayalı karşılıklı yarar sağlayan ticaret geliştirme hakkında artık konuşulmamalıdır.
Gelişmemiş ülkelerin ölçülemez ter ve acılarına mal olan ham maddeleri dünya piyasa fiyatlarından satmak ve günümüzün büyük sanayisinde üretilen makineleri dünya piyasa fiyatlarından satın almak nasıl ‘karşılıklı yarar’ olabilir? Otomatik fabrikalar mı?
Eğer bu iki ülke grubu arasında böyle bir ilişki kurarsak, sosyalist ülkelerin bir bakıma emperyalist sömürünün suç ortakları olduğunu kabul etmeliyiz. Gelişmemiş ülkelerle yapılan ticaretin sosyalist ülkelerin dış ticaretinin önemsiz bir bölümünü oluşturduğu ileri sürülebilir. Bu çok doğru, ancak bu durum söz konusu ticaretin ahlâksız niteliğini ortadan kaldırmaz.” (Che Guevara, Cezayir’deki Afro-Asya Konferansı’ndaki Konuşması’ndan, 24 Şubat 1965.)
[19] Ernesto Che Guevara, Afrika Rüyası-Kongo’daki Devrimci Mücadelenin Günlüğü, çev: Saliha Nazlı Kaya, Everest Yay., 2001.
[20] V. İ. Lenin, Ulusal Sorun ve Ulusal Kurtuluş Savaşları, çev: Yurdakul Fincancı, Sol Yay., 2. baskı, 1993.
[21] V. İ. Lenin, Marksizmin Bir Karikatürü ve Emperyalist Ekonomizm, çev: Yurdakul Fincancı, Sol Yay., 1979.
[22] V. İ. Lenin, Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı, çev: Muzaffer Erdost, Sol Yay., 1968.






























