Her sabah yeni bir haberle uyanıyoruz.
Yolsuzluk, hırsızlık, şiddet, gasp…
Kadın ölümleri, kayıp çocuklar, uyuşturucu.
Liste uzayıp gidiyor.
Asıl sarsıcı olan ise bu haberlerin artık bizi eskisi kadar sarsmıyor oluşu.
Birkaç dakika öfkeleniyor, iç geçiriyor ve sonra hayatımıza kaldığımız yerden devam ediyoruz.
Peki bu noktaya nasıl geldik?
Daha doğrusu, nasıl bu kadar kayıtsız hâle geldik?
Bu kötülüklerin bir partisi, bir ideolojisi, bir kimliği olabilir mi?
Şiddet kimden gelirse gelsin şiddettir.
Yolsuzluk hangi görüşten beslenirse beslensin yolsuzluktur.
Buna rağmen her olayda refleksimiz aynı:
Önce taraf bakıyoruz, sonra vicdanımızı ona göre ayarlıyoruz.
Sürekli kriz hâlinde yaşamak insanı yoruyor.
Ekonomik sıkıntılar, adalete duyulan güvensizlik, cezasızlık duygusu…
Bütün bunlar toplumu yavaş yavaş duyarsızlaştırıyor.
İnsanlar artık “Ben ses çıkarırsam ne değişecek?” diye soruyor.
Oysa tam da bu soru, kötülüğün kendine alan bulmasının en kestirme yolu.
Kötülük en çok sessizlikte büyür.
Tepki gösterilmeyen her haksızlık, bir sonrakine davetiye çıkarır.
Bugün başkasının başına gelen, yarın hepimizin kapısını çalabilir.
Buna rağmen ortak bir itiraz geliştiremiyoruz.
Çünkü ayrışmayı, birlikte karşı çıkmanın önüne koyuyoruz. Belki de artık şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir:
Kötülüğe alışan bir toplum mu olacağız, yoksa “bu böyle gitmez” diyebilecek bir vicdanı yeniden mi inşa edeceğiz?
Cevabı başkalarında değil, kendi sessizliğimizde aramak zorundayız.






























