Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir




İlhan KARAÇAY
İlhan KARAÇAY

Futbolun en büyük maçı sahada değil, fıfa’da oynanıyor

Bir zamanlar ‘Dünya Kupası’ denildiğinde akla yalnızca futbol gelirdi.

Çocuklar aylar öncesinden takvim yapraklarını sayar, babalar maç saatlerini hesaplar, mahalle aralarında hangi ülkenin şampiyon olacağı tartışılırdı. Dünya Kupası yalnızca bir spor organizasyonu değildi. Farklı dilleri konuşan, farklı kültürlere sahip milyonlarca insanı aynı heyecanda buluşturan dünyanın en büyük ortak şöleniydi.

Sahaya çıkan yirmi iki futbolcu, yalnızca kendi ülkelerini değil, futbolun ruhunu da temsil ederdi. Maçlar bittiğinde kazanan kadar kaybeden de alkışlanır, hakem hataları günlerce konuşulsa bile kimse oyunun dürüstlüğünden şüphe etmezdi. Çünkü futbolun yazılı kuralları kadar görünmeyen bir kuralı daha vardı: Güven.

Aradan yıllar geçti. Futbol büyüdü. Televizyon yayınları milyarlarca dolarlık bir endüstri haline geldi. Reklam gelirleri katlandı, sponsorlar çoğaldı, bahis sektörü dev bir ekonomi oluşturdu. Dünya Kupaları artık yalnızca futbol turnuvası olmaktan çıkıp küresel bir ticaret organizasyonuna dönüştü.

Elbette futbolun büyümesi kötü değildi.

Dünya Kupalarının geçirdiği değişimi anlamak için, FİFA’nın tarihine kısa bir yolculuk yapmak gerekir.

1921 yılında FİFA Başkanlığı’na seçilen Fransız Jules Rimet, futbolu yalnızca bir spor olarak görmüyordu. Ona göre futbol, savaşlarla bölünmüş dünyayı birbirine yaklaştırabilecek evrensel bir dildi.

1930 yılında Uruguay’da düzenlenen ilk ‘Dünya Kupası’ da bu düşüncenin ürünüdür.

O günlerde ne milyarlarca dolarlık televizyon gelirleri vardı, ne dev sponsorlar, ne de bugünkü kadar büyük ticari beklentiler…

Ama dünyanın ortak bir futbol heyecanı vardı.

Bugün ise aynı organizasyon, milyarlarca dolarlık ekonomik büyüklüğe ulaşmış durumda.

İşte bu büyük değişim, beraberinde büyük sorumlulukları da getirdi.

Ancak para büyüdükçe başka sorular da büyümeye başladı.

Futbolun sahibi kimdi?

Futbolcular mı, taraftarlar mı, kulüpler mi; yoksa artık her şeyin üzerinde duran FİFA mı?

Bugün maçlardan sonra en çok konuşulanlar goller değil; hakem kararları, VAR uygulamaları, FİFA Başkanı, ticari anlaşmalar ve organizasyonun yönetim anlayışı oluyor. Futbol zaman zaman ikinci plana düşüyor.

Bu yazı dizisinin amacı kimseyi peşinen suçlamak değildir. Amaç, yarım asrı aşan Dünya Kupası tarihine bakarak bugün yaşanan tartışmaları geçmişin ışığında değerlendirmektir. Çünkü bugünkü tartışmalar gökten düşmedi. 1978 Arjantin Dünya Kupası’nda da sorular vardı, 1994 Amerika Dünya Kupası’nda da eleştiriler vardı. Blatter dönemi FİFA’yı ağır yolsuzluk iddialarıyla karşı karşıya bıraktı. Infantino ise ‘temiz FİFA vaadiyle göreve geldi.

Peki gerçekten ne değişti?

Bu dosyada belgeler, gazete kupürleri, tarihî gelişmeler ve kişisel gazetecilik tanıklıkları ışığında FİFA’nın son yarım yüzyılına birlikte bakacağız. Çünkü bazen futbol yalnızca sahada oynanmaz; bazen asıl maç tribünlerin göremediği yerlerde oynanır.

1978 ARJANTİN: FUTBOLUN ÜZERİNE DÜŞEN İLK BÜYÜK GÖLGE

Bugün FİFA hakkında konuşulan tartışmaları anlamak isteyenlerin, önce 1978 yılına gitmesi gerekir. Çünkü birçok futbol tarihçisine göre, Dünya Kupaları üzerindeki en büyük kuşkuların başlangıç noktalarından biri Arjantin’de düzenlenen turnuvadır.

Arjantin o yıllarda askeri cunta yönetimi altındaydı. General Jorge Rafael Videla’nın yönetimindeki ülkede, binlerce insan kayboluyor, muhalifler baskı görüyor, dünya kamuoyu ise insan hakları ihlallerini tartışıyordu.

Buna rağmen Dünya Kupası bütün görkemiyle başladı.
Stadyumlarda futbol vardı, ancak tribünlerin dışında bambaşka bir Arjantin yaşanıyordu.
Bu nedenle turnuva daha ilk günden itibaren yalnızca sportif yönüyle değil, siyasi atmosferiyle de hafızalara kazındı.

Bugün bile en çok konuşulan karşılaşma, Arjantin’in Peru’yu 6-0 mağlup ettiği maçtır. Finale çıkabilmek için farklı galibiyete ihtiyacı olan ev sahibi takımın tam da gereken skoru elde etmesi, yıllardır bitmeyen tartışmaların merkezinde yer aldı.

Bu konuda bugüne kadar pek çok iddia ortaya atıldı. Diplomatik temaslardan ekonomik yardımlara kadar çeşitli senaryolar yazıldı. Ancak bunların önemli bölümü hiçbir zaman kesin biçimde ispatlanamadı. Buna rağmen kuşkular da hiçbir zaman tamamen ortadan kalkmadı.

PERU MİLLÎ TAKIMI İLE AYNI OTELDEYDİM

1978 Arjantin Dünya Kupası’nı Hürriyet Gazetesi adına izliyordum. Tesadüfün güzel bir cilvesi olarak, Peru Millî Takımı’nın da kaldığı Liberty Oteli‘nde konaklıyordum. Hürriyet muhabiri olarak kaldığım otelin adının “Liberty” (Hürriyet) olması da bana her zaman hoş bir rastlantı gibi gelmiştir.

Ancak o otelde unutamadığım bir gece yaşandı.
Arjantin’in finale yükselebilmesi için Peru’yu farklı yenmesi gereken maçtan bir gece önce, Liberty Oteli’nin önü binlerce Arjantinli taraftarla doldu. Davullar çalındı, marşlar söylendi, sloganlar atıldı. Gürültü sabaha kadar sürdü.

O gece ben de aynı oteldeydim.
Liberty Oteli’nin önünde sabaha kadar süren o gürültüyü kendi kulaklarımla dinledim. Ben de hiç uyuyamadım. Aynı otelde kalan Peru Millî Takımı oyuncularının da bu olağanüstü gürültüden etkilenmemiş olmaları düşünülemezdi. Ertesi gün Arjantin, Peru’yu 6-0 yenerek finale yükseldi.

Bu karşılaşma hakkında yıllar boyunca çok sayıda iddia ortaya atıldı; diplomatik girişimler, siyasi baskılar ve ekonomik vaatler konuşuldu. Bunların önemli bir bölümü hiçbir zaman kesin olarak kanıtlanamadı.
Ama benim tartışamayacağım bir gerçek vardı:
Gazetecilikte bazen tanıklık, yorumdan daha değerlidir.
Benim hafızamda kalan da işte bu gecedir.

JOHAN CRUYFF

ÜNLÜLER GALERİSİ - İlhan Karaçay

Dünya futbolunun efsane isimlerinden Johan Cruyff’un turnuvaya katılmaması da uzun yıllar tartışıldı. İlk yıllarda bunun siyasi bir protesto olduğu düşünüldü. Daha sonra Cruyff, ailesine yönelik kaçırılma girişiminin kararında etkili olduğunu açıkladı. Ancak bu olay bile 1978 Dünya Kupası’nın ne kadar sıra dışı şartlarda oynandığını göstermeye yetiyordu.

Gazetecilikte bazen kesin hüküm vermek yerine doğru soruları sormak daha değerlidir.
1978 Dünya Kupası da hâlâ cevapları tam verilemeyen sorularla anılıyor.
İşte bu nedenle, FIFA’nın güvenilirliği tartışılırken birçok kişi dönüp yeniden Arjantin 1978’e bakıyor.

Ben de yıllar önce bu turnuva üzerine yazarken, futbolun yalnızca sahadaki mücadeleden ibaret olmadığını vurgulamıştım. Çünkü Dünya Kupaları, zaman zaman siyasetin, ekonominin ve uluslararası ilişkilerin de sahneye çıktığı organizasyonlar hâline gelebiliyor.

1978’in bıraktığı gölge tamamen dağılmadan, FIFA yeni bir döneme girdi. Aradan on altı yıl geçti ve bu kez sahne Amerika Birleşik Devletleri’ydi. Futbol yeni bir çağın kapısını aralıyor, ticaret ise oyunun merkezine doğru ilerliyordu.

1994 ABD: FUTBOLUN TİCARETLE TANIŞTIĞI DÖNÜM NOKTASI

1978 Arjantin Dünya Kupası, siyasetin futbol üzerindeki gölgesini tartıştırmıştı. Aradan on altı yıl geçtiğinde ise bu kez bambaşka bir dönem başladı.
Ev sahibi Amerika Birleşik Devletleri idi. Futbol, ilk kez böylesine büyük bir pazarlama organizasyonunun merkezine yerleşiyordu.

Amerika futbol ülkesi değildi. Buna rağmen FIFA, dünyanın en büyük spor organizasyonunu dünyanın en büyük ekonomik gücüne götürdü. Amaç yalnızca şampiyonu belirlemek değildi. Amaç, futbolu dev bir küresel ürüne dönüştürmekti.

Aslında bu dönüşümün temelleri daha önce atılmıştı.
1974 yılında FIFA Başkanı seçilen Brezilyalı João Havelange, futbolun geleceğini televizyon ekranlarında gördü.

Uluslararası sponsorlar, küresel reklam anlaşmaları ve yayın hakları onun döneminde olağanüstü büyüdü. Coca-Cola, Adidas ve daha birçok dünya markası, Dünya Kupalarının ayrılmaz parçası hâline geldi.
Bugün FIFA’nın ulaştığı ekonomik güçte Havelange döneminin payı büyüktür.

Ancak aynı dönemde, futbolun giderek ticari kaygılarla yönetildiği yönündeki eleştiriler de yükselmeye başladı. Tribünler doldu. Televizyon reytingleri rekor kırdı. Sponsor gelirleri arttı. Dünya Kupası, futbolun yanında büyük bir eğlence ve reklam platformuna dönüştü. Bugün alışık olduğumuz ticari anlayışın temelleri, birçok gözlemciye göre o yıllarda daha belirgin hâle geldi.

Ancak turnuva yalnızca ekonomik başarısıyla değil, Maradona olayıyla da hafızalara kazındı. Futbol tarihinin en büyük yıldızlarından biri, doping testinin pozitif çıkmasının ardından turnuvadan çıkarıldı. O gün yaşananlar hâlâ farklı yorumlarla tartışılıyor.

Kimileri kuralların herkese eşit uygulandığını savundu. Kimileri ise Maradona’nın hedef seçildiğini ileri sürdü. Kesin olan tek gerçek, bu olayın Dünya Kupası’nın önüne geçtiği ve futbolun günlerce ikinci planda kaldığıdır.

NİJERYA KAMPINDA YAŞANANLAR

1994 Dünya Kupası sırasında yalnızca maçları izlemedim. Nijerya Millî Takımı’nın kampını da ziyaret ederek Teknik Direktör Clemens Westerhof ile özel bir röportaj yaptım.

Westerhof, İtalya ile oynayacakları kritik karşılaşma öncesinde bana oldukça çarpıcı açıklamalarda bulundu. Açıkça, “Mafya’dan korkuyorum” dedi.

Takımın kamp yaptığı otelin, “hafif kadınların ve karanlık tipli kişilerin” akınına uğradığını, İtalya karşısında Mafya’nın oyununa gelmekten endişe ettiğini anlattı. Hatta, “Oyunundan şüphelendiğim futbolcuyu hemen kenara alırım.” sözlerini kullandı.

Aynı kampta, o yıllarda Fenerbahçe forması giyen Nijerya Millî Takımı’nın başarılı savunma oyuncusu Uche Okechukwu ile de görüştüm. Takımın genel havasını yakından gözlemleme fırsatı buldum. Kampın üzerinde alışılmışın dışında bir gerginlik hissediliyordu.

Bu röportaj, ertesi gün Hürriyet Gazetesi’nde yayınlandı. Daha sonra Nijerya, uzun süre önde götürdüğü karşılaşmayı İtalya’ya 2-1 kaybederek turnuvaya veda etti.

Elbette bugün geriye dönüp bakıldığında, Westerhof’un dile getirdiği iddiaların doğruluğu konusunda kesin bir hüküm vermek mümkün değildir. Ben de böyle bir hüküm vermiyorum.
Ancak o gün, Dünya Kupası sürerken bunları doğrudan takımın teknik direktöründen dinledim ve gazetemde yayınladım. Bu da, turnuvanın yalnızca sahada oynanmadığını düşündüren unutamadığım gazetecilik anılarından biri olarak hafızamda yerini koruyor.

Westerhof’un dile getirdiği kaygılar ile kampta hissedilen gergin atmosfer birbirini tamamlıyordu. Bu nedenle, İtalya maçı öncesinde takımın psikolojik olarak rahat bir hazırlık dönemi geçirdiğini söylemek zordu.

1994 Dünya Kupası, FİFA açısından başka bir dönüm noktası daha oldu.

Kurumun ticari gücü görülmemiş ölçüde arttı. Televizyon hakları, sponsorluklar ve küresel pazarlama faaliyetleri, Dünya Kupası’nı milyarlarca dolarlık bir organizasyona dönüştürdü.

Elbette futbolun ekonomik olarak büyümesi tek başına eleştirilecek bir durum değildir.
Sorun, ekonomik hedeflerin sportif değerlerin önüne geçtiği yönünde oluşan algıdır.

İşte sonraki yıllarda FIFA’nın peşini bırakmayacak tartışmaların temeli de burada atıldı.

Bu süreç, yıllar sonra Sepp Blatter döneminde patlak veren yolsuzluk soruşturmalarıyla bambaşka bir boyuta ulaştı. Artık tartışmalar yalnızca saha içi kararları değil, FIFA’nın yönetim yapısını da hedef alıyordu.

SEPP BLATTER DÖNEMİ: FIFA’NIN EN KARANLIK YILLARI

1994 Dünya Kupası ile hızlanan ticari büyüme, FİFA’yı yalnızca futbolun değil, milyarlarca dolarlık küresel bir ekonominin de merkezine yerleştirdi. Ancak büyüyen para, beraberinde daha büyük soruları da getirdi. Bu soruların odağındaki isim ise uzun yıllar FİFA’nın zirvesinde kalan Sepp Blatter oldu.

Blatter, 1998 yılında FİFA Başkanlığı koltuğuna oturdu. Futbolun dünya çapındaki yaygınlaşmasına önemli katkılar sağladı. Dünya Kupası’nın ticari değeri her turnuvada daha da arttı. FİFA’nın gelirleri rekor seviyelere ulaştı. Ne var ki, başarı hikâyesi olarak görülen bu tablo zamanla ağır suçlamalarla gölgelendi.

2015 yılı dünya futbolu açısından bir dönüm noktasıydı. ABD Adalet Bakanlığı’nın yürüttüğü soruşturma kapsamında FİFA’nın çok sayıda üst düzey yöneticisi hakkında rüşvet, kara para aklama ve yolsuzluk iddiaları gündeme geldi. İsviçre’nin Zürih kentindeki lüks bir otelde yapılan operasyon, dünya basınının günlerce manşetlerinde yer aldı.

Bir sabah erken saatlerde otelin kapıları çalındı. FİFA yöneticileri gözaltına alındı. Televizyon kameraları, yıllarca dünyanın en güçlü spor yöneticileri olarak görülen isimlerin polis eşliğinde otelden çıkarılışını canlı yayınladı. Futbol tarihinin belki de en utanç verici görüntülerinden biri yaşanıyordu.

Bu operasyonun ardından birçok yönetici görevinden ayrıldı. Bazıları futboldan men edildi, bazıları ise çeşitli ülkelerde yargılandı. Sepp Blatter de etik ihlalleri nedeniyle görevinden uzaklaştırıldı ve uzun süre futbolla ilgili hiçbir faaliyette bulunamama cezası aldı.

Elbette bütün suçlamaların aynı ağırlıkta olduğu söylenemez. Bazı dosyalar mahkûmiyetle sonuçlandı, bazıları ise farklı hukuki süreçlerden geçti. Ancak kamuoyunun zihninde oluşan tablo çok açıktı: FİFA’nın itibarı ağır yara almıştı.

Bugün geriye dönüp bakıldığında, 2015 yılında Zürih’teki otelde yaşanan polis operasyonunun yalnızca birkaç yöneticinin gözaltına alınmasından ibaret olmadığı daha iyi anlaşılıyor.

Aslında o sabah, FİFA’nın yıllar boyunca oluşturduğu “dokunulmaz kurum” imajı da büyük darbe aldı. İlk kez milyonlarca futbolsever, FIFA’nın da hukukun denetimi dışında olmadığını gördü.

Belki de asıl kırılma noktası buydu.

Çünkü o güne kadar insanlar hakemleri tartışıyordu.

O günden sonra FİFA’nın kendisini tartışmaya başladı.

O güne kadar milyonlarca insanın gözünde tartışılmaz görülen kurum, artık yalnızca futbol organizasyonlarıyla değil, polis baskınları, mahkeme salonları ve yolsuzluk haberleriyle anılıyordu. FİFA’nın güvenilirliği belki de tarihinde ilk kez bu kadar ciddi biçimde sorgulanıyordu.

Tam bu ortamda FİFA yeni bir sayfa açmaya çalıştı. Başkanlık koltuğuna Gianni Infantino oturdu. Verdiği ilk mesaj son derece netti: “FİFA yeniden güven kazanacak. Daha şeffaf, daha temiz ve daha hesap verebilir bir yönetim anlayışı kurulacak.”

Gerçekten yeni bir dönem mi başlıyordu?

Yoksa yalnızca isimler mi değişiyordu?

İşte bir sonraki bölümde, Infantino dönemine ve bugün yeniden gündeme gelen tartışmalara yakından bakacağız.

INFANTINO GELDİ… PEKİ GERÇEKTEN NE DEĞİŞTİ?

Sepp Blatter döneminin ardından FİFA’nın yeni başkanı Gianni Infantino, dünya futboluna yeni bir sayfa açılacağını ilan etti. Şeffaflık, dürüstlük ve güven yeniden en çok kullanılan kelimeler oldu.

Futbol kamuoyu da doğal olarak bu vaatlerin hayata geçmesini bekliyordu.

İlk yıllarda yapılan reformlar olumlu karşılandı. Yönetim anlayışının değişeceği, FİFA’nın geçmişteki hatalardan ders çıkaracağı yönünde açıklamalar yapıldı. Ancak aradan geçen zaman içinde tartışmalar yeniden gündeme gelmeye başladı.

Bu kez tartışmaların odağında yalnızca yönetim değil; hakem kararları, VAR uygulamaları, turnuva takvimi, artan ticari faaliyetler ve FİFA Başkanının uluslararası siyasi liderlerle verdiği görüntüler vardı.

Bir başka dikkat çekici gelişme de teknolojinin futbola giderek daha fazla hâkim olmasıdır.

VAR sistemi…

Yarı otomatik ofsayt teknolojisi…

Topun içine yerleştirilen sensörler…

Yapay zekâ destekli analizler…

Bütün bu yeniliklerin amacı hakem hatalarını en aza indirmekti.

Ancak görünen o ki teknoloji, tartışmaları sona erdirmedi.

Sadece tartışmaların şeklini değiştirdi.

Eskiden hakemin gördüğü konuşuluyordu.

Bugün ise bilgisayarın neden farklı yorum yaptığı konuşuluyor.

Son Dünya Kupası boyunca, Avrupa basınında yayımlanan çok sayıda yorumda, bazı hakem kararlarının tutarlılığı sorgulandı. Uluslararası eski hakem Dick Jol da bazı pozisyonlarda verilen kararların, futbol kamuoyunda soru işaretleri oluşturduğunu dile getirdi.

Mısırlı teknik adam Hossam Hassan’ın, “FIFA Messi’nin elenmesini istemez” şeklindeki sözleri de dünya basınında geniş yankı buldu. Elbette bu bir görüştü; kanıtlanmış bir gerçek değildi. Ancak böyle açıklamaların yapılabilmesi bile, FİFA’nın tarafsızlığı konusunda oluşan algının ne kadar hassas hâle geldiğini gösteriyordu.

İspanya La Liga Başkanı Javier Tebas ise eleştirilerini çok daha ileri taşıdı. Tebas, FİFA’nın sürekli büyüyen organizasyonlarının ulusal liglere zarar verdiğini savundu ve kurumun giderek futbolun ekonomik dengesini bozduğunu ileri sürdü. Bu sözler sıradan bir taraftarın değil, Avrupa futbolunun en etkili yöneticilerinden birinin değerlendirmesiydi.

DONALD TRUMP

Trump praat met FIFA over rode kaart Folarin Balogun | De Telegraaf

Bir başka tartışma da FIFA Başkanı Gianni Infantino’nun, ABD Başkanı Donald Trump ile kurduğu yakın ilişki üzerinden yaşandı. Tartışmalar yalnızca birlikte verdikleri samimi fotoğraflarla sınırlı kalmadı. Turnuva sırasında ABD’li futbolcu Folarin Balogun’un gördüğü kırmızı kartın ardından Trump’ın Infantino’yu telefonla arayarak kararın yeniden gözden geçirilmesini istemesi ve FIFA Disiplin Komitesi’nin cezayı askıya alması, spor dünyasında “siyasi müdahale” tartışmalarını yeniden alevlendirdi. Bu kararın ardından bazı futbol çevreleri, FIFA’nın bağımsızlığı ve tarafsızlığı konusunda ciddi soru işaretleri bulunduğunu dile getirdi. Final maçındaki kupa töreninde Trump ile Infantino’nun birlikte sahaya çıkmaları ve tribünlerden yükselen protesto sesleri de bu tartışmaları daha da büyüttü. Burada eleştirilen yalnızca bir fotoğraf ya da tek bir karar değildi. Dünyanın en büyük futbol organizasyonunu yöneten kurumun ve başkanının, yalnızca tarafsız olması değil, tarafsız görünmesi gerektiği yönündeki görüşler bir kez daha öne çıktı.

FİFA ise bütün bu eleştirilere karşı, kararların bağımsız kurullar tarafından alındığını, hakem sisteminin sürekli geliştirildiğini ve Dünya Kupası’nın her zamankinden daha başarılı geçtiğini savundu. Kurum, tarafsızlık ilkesinden taviz verilmediğini her fırsatta dile getirdi.

Gerçek şu ki; bugün futbol dünyasında iki farklı bakış açısı bulunuyor. Bir kesim FİFA’nın futbolu küresel ölçekte büyüttüğünü savunuyor. Diğer kesim ise büyüyen ticari yapının, oyunun ruhunu ve güven duygusunu zedelediğini düşünüyor.

İşte tam bu noktada asıl soru karşımıza çıkıyor:
Tartışmaların kaynağı gerçekten hakem kararları mı, yoksa FİFA’nın yıllar içinde yıpranan güveni mi? Bir sonraki bölümde, 2026 Dünya Kupası boyunca yaşanan olaylar ışığında bu soruya cevap arayacağız.

2026 DÜNYA KUPASI: FUTBOL MU KONUŞULDU, YOKSA FIFA MI?

2026 Dünya Kupası sona erdi. Şampiyon belli oldu. Kupa sahibini buldu. Ancak turnuva boyunca en az oynanan futbol kadar, FİFA’nın yönetim anlayışı da tartışıldı.

Hakem kararları, VAR uygulamaları ve bazı kritik pozisyonlar sosyal medyada milyonlarca kez paylaşıldı. Eski futbolcular, eski hakemler ve teknik direktörler aynı pozisyonlara farklı yorumlar getirdi. Bu durum, teknolojinin her tartışmayı bitireceği yönündeki beklentilerin gerçekleşmediğini bir kez daha gösterdi.

Özellikle Arjantin lehine verildiği ileri sürülen bazı kararlar, birçok ülkede spor kamuoyunun gündemine oturdu. FİFA ise bütün karşılaşmaların uluslararası hakem kuralları çerçevesinde yönetildiğini ve VAR sisteminin bağımsız şekilde çalıştığını vurguladı.

Burada dikkat çekici olan yalnızca hakem kararları değildi. Turnuva boyunca bilet fiyatları, ticari organizasyonlar, sponsor etkinlikleri ve devre arası gösterileri de yoğun biçimde tartışıldı.
Bazı futbol yorumcuları, Dünya Kupası’nın giderek Amerikan spor organizasyonlarını andıran bir yapıya dönüştüğünü savundu.

FİFA ise bunun tam tersini düşünüyor. Kuruma göre, futbolun küresel ölçekte büyümesi, yeni pazarlara ulaşması ve daha fazla gelir üretmesi, oyunun gelişmesi için zorunlu. Artan gelirlerin altyapıya, kadın futboluna ve gelişmekte olan ülkelere aktarıldığı ifade ediliyor.

Gerçekten de FİFA’nın mali tablolarına bakıldığında, organizasyonun ekonomik büyüklüğü her geçen Dünya Kupası ile birlikte daha da artıyor.

Yayın hakları…

Sponsorluk anlaşmaları…

Lisans gelirleri…

Bilet satışları…

Dijital platformlar…

Hepsi FİFA’yı dünyanın en güçlü spor kuruluşlarından biri hâline getirdi.

Hiç kuşkusuz bu başarı küçümsenemez.

Ancak spor dünyasında sıkça söylenen bir söz vardır:

“Gelir arttıkça şeffaflık ihtiyacı da artar.”

Bugün FIFA’nın önündeki en büyük sınavlardan biri de işte budur.

Eleştiriler ise başka bir noktada yoğunlaşıyor. Futbolun ekonomik olarak büyümesine kimsenin itirazı yok. Ancak para büyüdükçe, güvenin aynı hızla büyümediği yönünde güçlü bir kanaat oluşuyor. Çünkü taraftarın zihnindeki en önemli soru değişmiyor: ‘Sahada gerçekten sadece futbol mu konuşuyor?’

İşte burada FİFA’nın önündeki en büyük sınav ortaya çıkıyor.
Bir spor kurumu yalnızca adil olmakla yetinemez. Adil olduğuna herkesi inandırmak zorundadır. Hakem doğru karar vermiş olsa bile, milyonlarca insan buna inanmıyorsa kurum açısından ciddi bir iletişim ve güven sorunu var demektir.

Son Dünya Kupası’nın ardından dünya basınında yayımlanan yorumların önemli bölümü de tam bu noktaya dikkat çekti. Futbolun kalitesi övülürken, FIFA’nın yönetim tarzı ve organizasyon anlayışı yeniden masaya yatırıldı.

Bu nedenle bugün tartışılması gereken yalnızca tek tek hakem kararları değildir.
Asıl tartışılması gereken konu, FİFA’nın futbol kamuoyunda yeniden tartışmasız bir güven oluşturup oluşturamayacağıdır.

FIFA’NIN ZİRVESİNE ÇIKAN TÜRK: ŞENES ERZİK

FIFA’nın son yarım yüzyılı anlatılırken, dünya futbol yönetiminde iz bırakan bir Türk isminden söz etmemek büyük bir eksiklik olurdu.

Şenes Erzik, yalnızca Türk futbolunun değil, uluslararası futbol yönetiminin de en saygın isimlerinden biri olarak tarihe geçti. Türkiye Futbol Federasyonu’nda 1977 yılında Dış İlişkiler Komitesi’nde başlayan yöneticilik yolculuğu, Yönetim Kurulu üyeliği, Başkan Vekilliği ve 1989-1997 yılları arasında Türkiye Futbol Federasyonu Başkanlığı ile devam etti. 1989 yılında, federasyon başkanlarının hükümet tarafından atandığı dönemin son başkanı oldu. 1992 yılında ise yapılan seçimle göreve gelerek, Türkiye Futbol Federasyonu’nun seçimle işbaşına gelen ilk başkanı olarak tarihe geçti. Ayrıca Türkiye Futbol Federasyonu’nun bugüne kadar seçilmiş ilk ve tek Onursal Başkanı unvanını taşıyor.

Ancak Erzik’in asıl iz bıraktığı alan, dünya futbolunun yönetim kademeleri oldu.
1982 yılında UEFA’da görev almaya başlayan Erzik, 1990 yılında UEFA İcra Kurulu’na seçildi. Ardından Başkan Yardımcılığı, Birinci Başkan Yardımcılığı ve UEFA Yürütme Komitesi üyeliği gibi Avrupa futbolunun en üst düzey görevlerinde uzun yıllar görev yaptı. Ulusal Federasyonlar Komitesi Başkanlığı, Strateji Konseyi Başkan Vekilliği, Hakem Komitesi Başkan Vekilliği, Kulüp Müsabakaları Organizasyon Komitesi, Kulüp Lisans Sistemi, Fair Play ve Sosyal Sorumluluk Komitesi gibi Avrupa futbolunun geleceğini şekillendiren birçok kurulun başında yer aldı.

22 Mart 2011 tarihinde altıncı kez UEFA’nın en üst yönetimine seçilerek, bu alanda bir rekora imza attı. Bu uzun görev süresi, Avrupa futbolunun kendisine duyduğu güvenin en somut göstergelerinden biri olarak kabul edildi.

Şenes Erzik’in uluslararası saygınlığı yalnızca UEFA ile sınırlı kalmadı.
1994 yılında UEFA Başkan Yardımcılığına seçilen Şenes Erzik, 1996 yılından itibaren ise FIFA İcra Kurulu Üyesi olarak dünya futbolunun en üst yönetiminde görev almaya başladı. FIFA Hakem Komitesi Başkanlığı, Olimpiyat Komitesi üyeliği, Dünya Kupası Organizasyon Komitesi üyeliği, Fair Play ve Sosyal Sorumluluk Komitesi Başkan Yardımcılığı ile Stadyum ve Güvenlik Komitesi Başkanlığı gibi son derece önemli görevler üstlendi. Dünya futbolunun geleceğini belirleyen kararların alındığı masalarda uzun yıllar Türkiye’yi temsil etti.

Görev yaptığı bütün uluslararası platformlarda, tarafsızlığı, uzlaşmacı kişiliği ve saygınlığıyla öne çıkan Erzik, yalnızca Türk futbolunun değil, dünya futbolunun da en itibarlı yöneticileri arasında gösterildi.

Meslek hayatı boyunca Olimpiyat Meşalesi Ödülü, Avrupa Fair Play Ödülü, üç kez Milliyet Gazetesi Yılın Spor Adamı Ödülü ve çok sayıda uluslararası ödüle layık görüldü. İstanbul Üniversitesi ile Azerbaycan Devlet Spor Akademisi tarafından verilen fahri doktora unvanları da, spor yöneticiliğine yaptığı katkıların bir başka göstergesi oldu.

Bu dosyada FIFA’nın tartışmalı dönemlerini, eleştirileri ve güven sorunlarını ele aldık. Ancak aynı zamanda, dünya futbolunun en üst yönetiminde dürüstlüğü, saygınlığı ve tarafsızlığıyla iz bırakmış isimleri de hatırlamak gerekir. Şenes Erzik, hiç kuşkusuz bu isimlerin başında geliyor.

ŞENES ERZİK İLE UNUTAMADIĞIM BİR ANIM

Şenes Erzik’i anlatırken, yıllar önce yaşadığım bir anıyı paylaşmadan geçemeyeceğim.

1994 Dünya Kupası finallerine katılabilmek için oynanan Avrupa Elemeleri’nde Türkiye, grubundaki son maçını San Marino deplasmanında oynayacaktı. Ben de eşimle birlikte bu maçı izlemek üzere San Marino’daydım.
Aynı karşılaşmayı, grubumuzda yer alan Hollanda Milli Takımı’nın Teknik Direktörü Dick Advocaat da eşiyle birlikte tribünden takip ediyordu. Tabii ki UEFA ve FIFA’nın saygın yöneticilerinden Şenes Erzik de oradaydı.

O günlerde Türk Milli Takımı’nın Teknik Direktörü Sepp Piontek, görevinden ayrılacağını açıklamıştı. Maç öncesindeki sohbetimiz sırasında Dick Advocaat bana ilginç bir öneride bulundu.

“Türkiye Futbol Federasyonu’na Rinus Michels’i önerin” dedi.

Sözünü ettiği isim, “Total Futbol” anlayışının mimarı, Ajax ve Hollanda Milli Takımı’nın efsane teknik direktörü, futbol dünyasının “General” lakaplı Rinus Michels’iydi.

Böylesine önemli bir öneriyi haber yapmadan önce doğrudan Şenes Erzik’e iletmeyi doğru buldum.

Şenes Bey gülümseyerek, “Ooo… Bir düşünelim bakalım…” dedi.

Ertesi gün kendisinden olumlu ya da olumsuz net bir cevap almayı bekliyordum.

Şenes Erzik beni bir kenara çekti ve her zamanki nezaketiyle şöyle dedi:

“İlhan’cığım, bu teklifi bana hiç yapmamış ol. Gazetene de haber yapma lütfen. Çünkü biz, kendi evladımız Fatih Terim’i Milli Takım’ın başına getirmeyi düşünüyoruz.”

Yakın dostum olan ve o dönemde Sepp Piontek’in yardımcılığını yapan Fatih Terim’in adını duyunca ben de büyük bir sevinç yaşadım. Bu nedenle, Dick Advocaat’ın Rinus Michels önerisini ne haber yaptım ne de bir başka yerde dile getirdim.

Nitekim kısa bir süre sonra Türkiye Futbol Federasyonu, Fatih Terim’i A Milli Takım’ın başına getirdi.

Bugün geriye dönüp baktığımda, San Marino’da yaşanan o kısa konuşmanın Türk futbolu açısından önemli bir dönüm noktasına işaret ettiğini düşünüyorum. Çünkü Fatih Terim’in millî takım teknik direktörlüğüne getirilmesi, hem kendi kariyerinde yeni bir dönemin başlangıcı oldu hem de Türk futbolunun sonraki yıllarda elde edeceği birçok başarının önünü açtı.

Aradan geçen yıllar içinde Şenes Erzik’i uluslararası futbolun en üst kademelerinde sayısız kez gördüm. Ancak o gün San Marino’da gösterdiği devlet ciddiyeti, nezaketi ve kurumsal sorumluluk anlayışı, hafızamda en çok yer eden anılardan biri olarak kaldı.

FİFA’DA SANDIK VAR… PEKİ REKABET VAR MI?

FIFA, dünyanın en büyük spor kuruluşudur. Milyarlarca insanın tutkuyla bağlandığı futbolun kaderini belirleyen kararlar, bu kurumun çatısı altında alınır. Böylesine büyük bir yapının en temel güvencesi ise yalnızca mali gücü değil, yönetim anlayışıdır.

Kâğıt üzerinde FIFA’da seçim yapılır. Delegeler oy kullanır, başkan belirlenir. Hukuken bakıldığında süreç demokratik görünmektedir.

Ancak asıl soru burada başlıyor: Gerçek bir seçim ortamı, yalnızca sandığın kurulmasıyla mı oluşur?

Son yıllarda Gianni Infantino’nun karşısına, dünya futbolunda geniş destek gören ciddi bir rakibin çıkmaması dikkat çekiyor. Bunun nedeni gerçekten bütün futbol dünyasının tek bir isim etrafında birleşmesi mi? Yoksa FIFA’nın yıllar içinde oluşan güç dengeleri, yeni adayların ortaya çıkmasını fiilen zorlaştıran bir iklim mi oluşturuyor?

Bu soruların kesin cevaplarını bugün kimse veremeyebilir.

Ama şu da inkâr edilemez: Demokrasi, yalnızca seçim yapılması değildir.

Demokrasi, insanların gerektiğinde en güçlü makam için bile korkmadan aday olabileceklerine inanmasıdır.

Eğer dünyanın en büyük spor kuruluşunda, başkanlık yarışları önceden sonucu tahmin edilen bir formaliteye dönüşüyorsa, orada yalnızca yönetim biçimi değil, rekabet kültürü de sorgulanmaya başlanır.

Futbolun en büyük organizasyonunu yöneten kurumun en büyük gücü, kasasındaki milyarlar değil; dünya kamuoyunun duyduğu güvendir.

Güven ise yalnızca doğru kararlarla değil, farklı seslerin özgürce yarışabildiği bir ortamla güçlenir.

Belki de bugün FIFA’nın önündeki en önemli sınav, yeni bir Dünya Kupası düzenlemek değil; dünyanın her kıtasından saygın futbol insanlarının, hiçbir tereddüt duymadan başkanlığa aday olabileceklerine inandıkları bir iklim oluşturabilmektir.

Çünkü güçlü kurumlar, rakipsiz liderlerle değil; güçlü rekabetle büyür.

Bazen düşünüyorum…

FIFA’nın bugün en çok ihtiyaç duyduğu şey yeni stadyumlar, daha büyük sponsorluklar ya da daha yüksek gelirler değildir.

Belki de en çok ihtiyaç duyduğu şey, dünyanın neresinden gelirse gelsin, dürüstlüğüyle, tarafsızlığıyla ve vicdanıyla herkesin saygısını kazanacak yeni Şenes Erziklerdir.

Çünkü futbolu büyüten para olabilir…

Ama futbolu ayakta tutan şey, güven veren insanlardır.

YARIM ASIRDIR DÜNYA KUPALARINI İZLEYEN BİR GAZETECİNİN NOT DEFTERİ

Gazetecilik hayatım boyunca sayısız Dünya Kupası izledim. Bazılarını basın tribününden, bazılarını haber merkezlerinden, bazılarını ise dünyanın dört bir yanındaki gazetecilerle birlikte takip ettim.
Her turnuva bana yeni bir hikâye anlattı.

Futbol değişti. Kramponlar değişti. Toplar değişti. Yayın teknolojisi değişti. Stadyumlar büyüdü. Televizyon ekranları milyonlardan milyarlara ulaştı. Dünya Kupası artık yalnızca bir spor organizasyonu değil; ekonomik, siyasi ve kültürel yönleri olan dev bir küresel olaya dönüştü.

Değişmeyen tek şey ise insanların futbola duyduğu tutkuydu.

Çocuklar hâlâ aynı heyecanla forma giyiyor. Babalar hâlâ aynı umutla televizyonun karşısına oturuyor. Milyonlarca insan, ülkesinin başarısıyla gururlanıyor. Futbolun gerçek sahibi işte bu insanlardır.

Ancak son yıllarda bir değişiklik daha dikkat çekiyor.
Eskiden maçlardan sonra en çok konuşulan futbolculardı.
Bugün ise hakemler, VAR odası, FİFA yöneticileri ve organizasyon kararları daha fazla tartışılıyor. Futbolun önüne geçen her tartışma, oyunun kendisine zarar veriyor.

Ben Dünya Kupalarını yalnızca televizyon ekranından izlemedim.

Meslek hayatım boyunca dünyanın dört bir yanından gelen gazetecilerle aynı basın salonlarını paylaştım.

Kimi zaman aynı masada kahve içtik.

Kimi zaman aynı tartışmaları yaptık.

Kimi zaman da maç bittikten sonra saatlerce hakem kararlarını konuştuk.

Şunu açıkça söyleyebilirim:

Eskiden gazeteciler futbolu konuşurdu.

Bugün ise futbol kadar FİFA’yı konuşuyor.

İşte beni düşündüren de budur.

Bu değişimin tamamını yanlış görmek haksızlık olur.
FİFA’nın futbolu dünyanın en ücra köşelerine kadar ulaştırdığı da bir gerçektir. Birçok ülkede altyapı yatırımları yapılmış, kadın futbolu gelişmiş, yeni pazarlar açılmıştır.

Ancak büyüklük, beraberinde daha büyük bir sorumluluk getirir. Dünyanın en büyük spor organizasyonunu yöneten kurum, yalnızca tarafsız olmakla yetinemez; tarafsızlığı konusunda en küçük kuşkuya bile fırsat vermemelidir.

Bu dosya boyunca 1978 Arjantin’i hatırladık.

1994 Amerika’yı değerlendirdik.

Blatter dönemindeki yolsuzluk soruşturmalarını inceledik.

Infantino döneminde yeniden gündeme gelen tartışmaları ele aldık.

Bütün bu örneklerin ortak noktası tek bir kelimede birleşiyor: Güven.

Yarım asır boyunca izlediğim Dünya Kupalarının hiçbiri birbirine benzemedi.

Her turnuvanın kendi kahramanları vardı.

Kimi zaman Pelé konuşuldu.

Kimi zaman Cruyff…

Maradona…

Ronaldo…

Messi…

Ama dikkat ediyorum da…

Son yıllarda futbolcular kadar FIFA Başkanları da konuşuluyor.

İşte bu değişim bile tek başına çok şey anlatıyor.

Çünkü bir Dünya Kupasında asıl yıldız futbolcular olmalıdır.

Yöneticiler değil.

Gazetecilik bana önemli bir ders öğretti.

Belgeler olmadan kimse suçlanmaz.

Ama kamuoyunda oluşan güven kaybı da görmezden gelinemez.

Bir kurumun itibarı, yalnızca mahkeme kararlarıyla değil, insanların o kuruma duyduğu güvenle de ölçülür.

Bugün FIFA’nın önündeki en büyük görev yeni bir kupa düzenlemek değildir.

En büyük görev, dünya futbolseverlerinin zihnindeki soru işaretlerini azaltmaktır.

Çünkü insanlar maç başlamadan önce hakemi konuşuyorsa, VAR çizgilerini tartışıyorsa ve sonucu değil adaleti merak ediyorsa, üzerinde düşünülmesi gereken ciddi bir tablo vardır.

Ben bu yazıyı FİFA’yı mahkûm etmek için yazmadım. Tam tersine, futbolu sevdiğim için yazdım. Çünkü gazetecilik, hüküm dağıtmak değil; soruları cesaretle sormaktır. Dünya Kupaları çocukluğumuzun en güzel hatıralarından biridir. Gelecek kuşakların da aynı heyecanı yaşayabilmesini isterim.

Son sözüm şudur:

FİFA’nın kasasındaki para artabilir.

Stadyumlar büyüyebilir.

Televizyon gelirleri yeni rekorlar kırabilir.

Ama futbolun gerçek sermayesi bunların hiçbiri değildir.

Futbolun en büyük sermayesi güvendir.

Jules Rimet’in hayali, ülkeleri futbol sayesinde birbirine yaklaştırmaktı.

Bugün FİFA’nın önündeki görev ise futbol sayesinde yeniden güven oluşturabilmektir.

Çünkü kupalar dört yılda bir verilir.

Güven ise bazen onlarca yılda kazanılır.

Bir zamanlar insanlar Dünya Kupasının sonucunu merak ederdi.

Bugün ise bazen maç başlamadan önce hakemi konuşuyor.

Bir zamanlar kupayı kaldıran kaptan hafızalarda kalırdı.

Bugün ise sosyal medya, VAR çizgilerini tartışıyor.

Futbol elbette değişecektir.

Teknoloji gelişecektir.

Gelirler artacaktır.

Yeni kurallar gelecektir.

Bunların hiçbiri kaçınılmaz değildir demiyorum.

Ama değişmemesi gereken tek şey vardır:

Futbolun adaletine duyulan inanç.

Çünkü o inanç kaybolduğu gün…

Kaybeden yalnızca FİFA olmayacaktır.

Kaybeden futbol olacaktır.

İşte bu nedenle, FİFA’nın önümüzdeki yıllarda kazanması gereken en önemli kupa, Dünya Kupası değil; dünya futbolseverlerinin yeniden duyacağı güvendir.

Kupalar dört yılda bir verilir.
Güven ise bazen onlarca yılda kazanılır.

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER