Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir




Selma ERDAL
Selma ERDAL

Sürdürülebilirlik mi dediniz?

Yaşadığımız kentler; “compact”, Türkçesiyle kompakt, yoğun, sıkı ve iç içe geçmiş kentler olarak yapılanmıştır. Ancak burada bir ayrım yapmak gerekir: Kompakt kent demek, yalnızca insanların, konutların, işyerlerinin ve araçların birbirine sıkıştığı kent demek değildir. Konutların, iş alanlarının, kamusal hizmetlerin, yeşil alanların ve ulaşım ağlarının birbirine yakın, erişilebilir ve planlı olması anlamına gelir.

Oysa bizim kentlerimizde çoğunlukla yoğunluk vardır ama planlama yoktur; yapılaşma vardır ama altyapı yoktur; konutlar vardır ama kent yoktur.

Hem iş alanlarının hem de konut yerleşmelerinin iç içe geçtiği günümüz kentleri, geleneksel kentlerin karma kullanım yapısıyla sanayi kentlerinin nüfus, trafik, enerji ve altyapı baskısını aynı kent yapısında taşımaktadır. Durum böyle olunca da sanayileşmenin, hızlı nüfus artışının, plansız göçün ve rant odaklı yapılaşmanın yarattığı olumsuzluklarla birlikte hava kirliliği, trafik sorunu, su yetersizliği, betonlaşma ve yeşil alan kaybı gibi pek çok sorunla boğuştuğumuz bir gerçektir.

Bu bağlamda günümüz kentlerinde ulaşım sorununa çözüm getirmek en önemli sorunlardan biri olmuş; çözüm olarak da toplu taşımacılık önerilmiştir. Kentlerdeki hava kirliliğini önlemek için fosil yakıtların yerine güneş ve rüzgâr enerjisinden yararlanılması, ulaşımın elektriklendirilmesi, özel araç kullanımının azaltılması, yürünebilir kentlerin oluşturulması ve bisiklet yollarının yaygınlaştırılması tartışılmaktadır.

Bir dönem benzin yerine şeker kamışından yakıt üretilmesi gibi biyoyakıt seçenekleri de kurtarıcı olarak sunulmuştu. Ancak uygulamalar sonucunda anlaşılmıştır ki şeker kamışından yakıt üretmek de tarım toprağının, suyun ve gıda üretiminin başka bir amaçla kullanılması anlamına gelebilmektedir. Demek ki sorun yalnızca benzinin yerine başka bir yakıt koymak değildir. Sorun; ulaşımın, üretimin, tüketimin ve bütün bir kentsel yaşamın yeniden düşünülmesidir.

Ama yine de kentsel sorunlara gerçek ve kalıcı bir çözüm bulunabilmiş değildir. Yine de son yıllarda bütün bu öneriler, çözüm arayışları ve tartışmalar, SÜRDÜRÜLEBİLİR KALKINMA kavramı bağlamında yapılmaktadır.

Bilindiği gibi sürdürülebilir kalkınma, 1987 yılında yayımlanan Brundtland Raporu’yla uluslararası gündemin merkezine yerleşmiştir. Elbette kavram bundan önce de bilim insanlarınca tartışılmıştır. 1972 Stockholm Konferansı’yla başlayan uluslararası çevre tartışmaları bugün elli yılı çoktan aşmış durumdadır. Günümüzdeyse sürdürülebilir kalkınma; bilim insanlarının, ekolojistlerin, ekonomistlerin, siyasetçilerin, uluslararası kuruluşların ve dahası doğayı en çok kirleten şirketlerin bile dilinden düşürmediği ana kavramlardan biridir.

Ne güzel değil mi?

Doğayı kirleten de sürdürülebilirlik diyor, ormanı kesen de…

Kıyıları betonlaştıran da sürdürülebilir kentlerden söz ediyor, toprağı zehirleyen de sürdürülebilir tarımdan…

Bir bakmışsınız, sürdürülebilir olmayan ne varsa sürdürülebilirlik kavramının arkasına saklanmış.

Sanki sürdürülebilir olan kalkınmanın kendisi değil de tartışmalarının sürdürülebilirliği…

Sorun yalnızca gelişmekte olan ülkelerin, az gelişmiş ülkelerin ya da eski deyişle III. Dünya ülkelerinin sorunu değildir. Sürdürülebilirlik bütün dünyanın sorunudur; ancak bu sorundaki sorumluluklar eşit değildir.

Gelişmekte olan ülkelerde yoksulluk, açlık, altyapı yetersizliği, barınma sorunu, temiz suya ve enerjiye erişim gibi temel sorunlar yaşanırken, gelişmiş ülkelerde aşırı tüketim, yüksek enerji kullanımı, tarihsel karbon salımı, doğal kaynakların dünyanın geri kalanından çekilmesi ve kirletici üretimin yoksul ülkelere taşınması söz konusudur. Daha açık bir anlatımla; bir yanda yaşamak için tüketenler, diğer yanda tüketmek için yaşayanlar vardır.

Buna karşın fatura çoğunlukla yoksul ülkelere çıkarılmaktadır.

“Nüfusunuzu azaltın.”

“Daha az enerji kullanın.”

“Sanayileşmeyin.”

“Karbon salmayın.”

“Ormanlarınızı koruyun.”

Oysa bunları söyleyenlerin çoğu, kendi kalkınmalarını kömürle, petrolle, sömürgecilikle, ucuz emekle ve başkalarının doğal kaynaklarıyla gerçekleştirmiştir.

Şimdi de merdivenin üst basamağına çıkıp, aşağıdakilere seslenmektedirler:

“Siz aynı yoldan gelmeyin.”

Elbette gelişmekte olan ülkelerin de çevreyi kirletme, ormanlarını yok etme, kentlerini betonlaştırma hakkı yoktur. Bir ülkenin havasını, suyunu, toprağını koruması başka devletlere verilmiş bir söz değil; kendi halkına karşı sorumluluğudur. Ancak gelişmiş ülkelerin tarihsel olarak yarattığı çevresel krizin ekonomik bedelini yoksul ve gelişmekte olan ülkelere yüklemek de uluslararası bir haksızlıktır. Çünkü sürdürülebilir kalkınma, yalnızca yoksulların yerine getireceği bir ödev değildir. Öncelikle bugünkü üretim ve tüketim düzeninden en çok yararlanmış, doğal kaynakları sorumsuzca kullanmış ve böylelikle kalkınmasını gerçekleştirmiş ülkelerin sorumluluğudur.

Bu sorunun çözümü; yalnızca nüfus politikalarına, yalnızca yoksulluğun azaltılmasına ya da gelişmekte olan ülkelere verilen birkaç krediye bağlanamaz. Gelişmiş ülkelerin yardımcı olması gerektiği söylenmektedir. Ama gelişmişlerin de koşulsuz yardım yapmaya pek niyetleri olmadığı görülmektedir.

Yardım adı altında kredi verirler. Teknoloji adı altında bağımlılık üretirler. Çevre fonu adı altında yeni denetim mekanizmaları kurarlar. Bir yandan yoksul ülkelere “Doğanızı koruyun.” derken, öte yandan onların madenlerini, ormanlarını, sularını ve pazarlarını paylaşırlar.

Böyle bir dünyada sürdürülebilir kalkınmanın nasıl gerçekleşeceği sorusu günümüzde bile henüz  yanıtlanamamıştır.

Temel sorun, iktisadın ana kabullerine dayanmaktadır. Üretici en yüksek kârı, tüketici en yüksek yararı, devlet en yüksek büyüme oranını elde etmek isterken; doğanın kendini yenileme gücü ekonomik hesabın dışında bırakılmaktadır.

Daha çok üretmek… Daha çok satmak… Daha çok tüketmek… Daha çok atmak… Sonra da bütün bunların üzerine yeşil bir etiket yapıştırıp “sürdürülebilirlik” demek…

Bu anlayış değişmedikçe sürdürülebilir kalkınmanın gerçekleşme olasılığı oldukça düşüktür.

Kavramın gerçekleşmesi için “doğal yaşama dönüş” önerisinde bulunanlar bile vardır. Ama bunu söyleyenlerin çoğu da herkes gibi tüketim toplumunun sağlam neferleridir. Doğal yaşamdan söz ederken en son model telefonlarını kullanır, çevreyi savunurken sürekli yeni ürünler satın alır, tüketim kültürünü eleştirirken alışveriş merkezlerinden çıkmazlar.

Okuyanların da bildiği gibi Brundtland Raporu; yoksulluğa, temel gereksinimlere, kuşaklar arası adalete, kamusal sorumluluğa ve uluslararası dayanışmaya önem veren sosyal adaletçi bir yaklaşım taşımaktadır.

Ne var ki yeryüzündeki adaletsizliği ve yoksulluğu çözmeden, küresel anlamda sürdürülebilir kalkınmayı gerçekleştirmek kolay değildir.

Üstelik güçlülerin paylaşım savaşı sürdükçe gelişmekte olan ülkelerin gerçek anlamda gönence ulaşması da olanaklı görünmemektedir.

Sürdürülebilir kalkınma ilkesini tek başına uygulamaya çalışan bir ülkenin uluslararası rekabet gücünün azalabileceği de doğrudur. Türkiye daha pahalı ama çevreci üretim yaparken, Amerika, Çin ya da başka büyük ekonomiler daha ucuz ve kirletici üretimi sürdürüyorsa ortaya adil olmayan bir rekabet çıkar.

Ancak buradan, Türkiye’nin çevreyi korumaktan vazgeçmesi gerektiği sonucu çıkarılamaz.

Türkiye’nin havasını, suyunu, toprağını, ormanlarını ve tarım alanlarını koruması “enayilik” değildir. Enayilik; başkaları kirletiyor diye kendi ülkesini de yaşanmaz duruma getirmektir.

Asıl sorun şudur:

Türkiye çevre politikalarını kendi halkının yararı için mi uygulayacaktır, yoksa uluslararası sistemin maliyetini üstlenmek için mi?

Uluslararası oydaşma olmadıkça, merkezde yer alan ülkeler, özellikle Amerika ve Çin gibi büyük güçler gerçek anlamda sorumluluk üstlenmedikçe küresel sürdürülebilirliğin gerçekleşmesi oldukça güçtür.

Ancak uluslararası oydaşma yok diye kentlerin hiçbir şey yapmaması da düşünülemez.

Kentler toplu taşımayı geliştirebilir.

Su kaynaklarını koruyabilir.

Betonlaşmayı sınırlandırabilir.

Yeşil alanları artırabilir.

Enerji verimli yapılar oluşturabilir.

Afetlere dayanıklı yerleşmeler planlayabilir.

Küresel sorunlar yerel çabalarla bütünüyle çözülemez ama yerel yönetimlerin hiçbir şey yapmamasına da gerekçe oluşturamaz.

Yine de büyük resme baktığımızda, sürdürülebilir kalkınma tartışmalarının önemli bir bölümü lafla peynir gemisi yürütmek, havanda su dövmek olarak değerlendirilebilir.

Bu durumda sorun; nüfus artışını mı yavaşlatmak, yoksa tüketimi mi azaltmakla çözülecektir?

Temel soru yalnızca kaç insanın yaşadığı değildir.

Temel soru şudur:

Kim, ne kadar tüketiyor?

Kim, ne kadar kirletiyor?

Kim, bu tüketimin yararını görüyor?

Kim, doğaya verilen zararın bedelini ödüyor?

Yoksul bir insanın varlığıyla, her yıl birkaç otomobil değiştiren, sürekli uçak yolculuğu yapan, onlarca kat daha fazla enerji tüketen varlıklı bir insanın çevreye etkisi aynı değildir.

Bu nedenle çevre sorunlarını yalnızca nüfus artışına bağlamak, varlıklı toplumların ve varsıl sınıfların aşırı tüketimini görünmez kılabilir.

Ne yazık ki günümüzde insanların evsel atıklarından oluşan çöplerin miktarı kadar tüketebildiği, dolayısıyla harcama yapabildiği ve bunun da varsıllık göstergesi sayıldığı bir toplumsal yapı vardır karşımızda.

GÖNENÇ EŞİTTİR TÜKETİM olarak algılandıkça sürdürülebilir kalkınmanın uluslararası politikada uygulanması biraz zor görünmektedir.

Daha büyük ev… Daha büyük otomobil… Daha çok eşya… Daha çok ambalaj… Daha çok atık… Daha çok tüketim…

Ve sonra daha çok gönenç!

Oysa belki de gönenç; daha çok tüketmek değil, daha iyi yaşamaktır.

Temiz hava solumaktır. Sağlıklı su içmektir. Güvenli bir konutta yaşamaktır. Eğitime, sağlığa ve ulaşıma erişebilmektir.

Kentte yürüyebilmek, nefes alabilmek, bir ağacın gölgesinde oturabilmektir.

Ama gelişmiş ülkeler az gelişmiş ülkeleri kendilerine pazar, ucuz emek alanı ve doğal kaynak deposu durumuna getirmişken, sürdürülebilir kalkınma söylemlerindeki samimiyetleri elbette tartışmalıdır.

Örneğin yoksullar genellikle kirli sanayi bölgelerine yakın yerlerde yaşar. Sağlıklı konuta daha zor erişir. Enerji verimsiz yapılarda oturur. Toplu taşıma yetersizliğinden daha çok etkilenir. Afetlerin ardından yaşamını yeniden kurmakta daha çok zorlanır.

Buna karşılık çevreyi en fazla kirletenler çoğunlukla bedelini en az ödeyenlerdir.

Örneğin Türkiye’de açlık sınırında yaşamaya çalışan halka yalnızca “Çöplerinizi ayırın, daha az tüketin, poşet kullanmayın.” dediğinizde tepkiyle karşılaşabilirsiniz.

Çünkü insan, öncelikle karnını doyurmak, evini ısıtmak, kirasını ödemek ve yaşamını sürdürmek zorundadır.

Buradaki sorun yoksul halkın çevre duyarlılığından yoksun olması değildir. Sorun; çevresel dönüşümün bütün maliyetinin bireylere, özellikle de yoksullara yüklenmesidir.

Büyük şirketlerin üretim biçimleri sorgulanmadan, devletlerin enerji politikaları değiştirilmeden ve kentlerin rant düzenine dokunulmadan yurttaşa:

“Çöpünü ayır.”

“Suyu az kullan.”

“Arabaya binme.”

“Daha az tüket.”

demek, çevre sorununu bireyin vicdanına yüklemekten başka bir şey değildir.

Az gelişmiş ülkelerin sürdürülebilir kalkınma ilkelerine uymaları, elbette yanlış değildir. Ancak gelişmiş ülkelerin yarattığı krizin bedelini tek başlarına üstlenmeleri de beklenemez.

Çevreyi korumak zorunluluktur.

Eşitsizliği kabullenmek ise zorunluluk değildir.

Sınırlarımızın yakınında süren enerji ve paylaşım savaşları, petrol ve doğal gaz mücadeleleri, silahlanma yarışı, zorunlu göçler, yoksulluk ve siyasal istikrarsızlık düşünüldüğünde, çevre sorunlarını tartışmaya açmak bile kimi zaman sofistike bir girişim sayılmaktadır.

Bir bakıma:

“Koyun can derdinde, kasap et derdinde…”

Halk geçim derdinde…

Şirket kâr derdinde…

Devlet büyüme derdinde…

Büyük güçler enerji ve egemenlik derdinde…

Dünya ise tükenme derdinde…

Sonra hepsi birden kürsüye çıkıp sürdürülebilirlikten söz ediyor.

Bu durumda yalnızca ülkemizi değil, bütün dünya ülkelerini kaygılı ve karanlık bir gelecek beklemektedir.

Çünkü doğayı sınırsız bir hammadde deposu, insanı sürekli tüketici, kalkınmayı da sonsuz büyüme olarak gören bir düzen değişmedikçe sürdürülebilirlik; doğayı kurtarma arayışından çok, sürdürülemeyen düzeni biraz daha sürdürebilmenin söylemine dönüşecektir.

Sürdürülebilirlik mi dediniz?

Yoksa sürdürülemeyen düzeni sürdürmek mi?

*Bu arada yazımızda değindiğimiz Brundtland Raporu, Türkiye Çevre Sorunları Vakfı tarafından “Ortak Geleceğimiz” başlığıyla Türkçede yayımlanmıştır. Konuya ilgi duyanların bilgisine sunulur.

 

Didim, 21 Temmuz 2026

 

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER