28 Haziran günü hayatını kaybeden Fatsalı sinema sanatçısı Kadir İnanır, ertesi gün İstanbul’da Hekimoğlu Türküsünün eşliğinde yapılan bir törenle İstanbul’da toprağa verildi.
Hekimoğlu Türküsünün İnanır’ın hayatındaki yeri, onu Fatsalı Ses Ses sanatçısı Ümit Tokcan’a iletmesidir. En azından söylentiler bu yöndedir. Öte yandan 1971’de Kızıldere’de katledilenlerden Ertan Sarıhan’ın bu türküyü derlediği, notaya aldığı, Kadir İnanır veya Ümit Tokcan’ın buu derlemeyi TRT (1973) yoluyla tanıttıkları da yazılıp söylenmektedir ki, bunda düzeltilmesi gereken bazı yanlışlar vardır.
Hekimoğlu türküsü ile ilgili yayınlarda onu ilk derleyen kişi olarak benim adım geçtiği ve bunu 2016’da yayımladığım için aşağıdaki açıklamayı yapmam zorunlu oldu. Aşağıda aynen vereceğim yazıda da belirtildiği gibi Hekimoğlu türküsü Fatsa köylerinde olduğu gibi köyümüz Beyceli’de de biliniyordu. Hekimoğlu’nun 1913’te ölümünden hemen sonra yakılmış olması gereken bu türkü, mısır imecilerinde erkekler tarafından imeciyi gayrete getirmek için söylenen türkülerdendi. Biz Beycelili gençler, 1960’tan sonra Fatsa’dan gelen akraba gençleriyle her gece bir evde toplanır eğlenceler düzenlerdik. Programımız içinde tek veya toplu olarak şarkılar, türküler söylemek de vardı. Hekimoğlu, bu türkülerden biriydi. Bu gençler arasında Ertan, ağabeyi Saydam, ablası Bilge de olurdu. Hatta annesi Sabıka Hala’nın da katıldığı olurdu. O da “Turnalar” türküsünü söylerdi. Bazı yayınlarda yer alan Ertan’ın 1971’de polisten saklandığı bir köyde bu türküyü öğrenip kaleme aldığı yanlıştır. Ertan, herkes gibi bu türküyü zaten biliyordu, söylüyordu. Ancak onu notaya alıp mandolinde çaldığı doğrudur. Soner Arıca bu notayı kullanmış olabilir.
Benim yaptığım araştırma Hakimoğlu’nun hayatıyla ve türkünün öyküsüyle ilgilidir. Ne yazık ki bu araştırma metni yayınlanamamıştır. Bunun nedenini aşağıdaki yazıda anlatmıştım.
HEKİMOĞLU TÜRKÜSÜ HAKKINDA YAPILAN ARAŞTIRMA
NASIL KAYBOLDU?
“Hekimoğlu derler benim de aslıma” diye başlayan, içinde Fatsa ve Korgan’a bağlı bazı yer adları geçen türkü Fatsa yöresinin en çok bilinen ve sevilen türküsüdür.
Hekimoğlu’nun ilk kez radyo ve televizyonlardan ne zaman söylendiğini hatırlamıyorum. Fakat 1968 yılında söylenmiyordu.
1967-1968 Öğretim Yılında Gazi Eğitim Enstitüsü Türkçe Bölümü öğretmenlerinden Kemal Demiray, öğrencilerden yaz tatilinde birer araştırma yapmalarını istedi.
Ben de Hekimoğlu türküsünün hikâyesini araştırmaya karar verdim.
Çünkü bu türkü Fatsa’nın Beyceli köyünde mısır kazma imecelerinde, imececileri gayrete getirmek için sesi uygun olan kişiler tarafından “Daru kazarım daru” ve diğer bazı türküler gibi sık sık söylenirdi.
Bu türkünün hikâyesini araştırma isteğimin nedeni yalnız bu da değildi. Ben türkünün tam da kaynağından geliyordum. Hekimoğlu’nun köyü olan Yassıtaş köyünde 1965-1967 yılları arasında iki yıl
öğretmenlik yapmıştım. Tamamı Gürcü olan Karataş köyü de Yassıtaş’a bitişiktir. Öğrencilerimizin bir kısmı da bu köyden geliyorlardı.
Okulumuzun iki bekâr öğretmeni, Karataş Köyü’nde İnoğlu Süleyman Kutlu’nun evinin üst katında kalıyorduk. Evin sahibi Cemal Kutlu Fatsa’da ticaretle uğraşır, alt katta oturan yaşlı babası Süleyman amca, akşamları yanımıza çıkar, geçmiş günlerden anlatırdı.
Anlattığı şeyler arasında Hekimoğlu da vardı. Hekimoğlu İbrahim, Süleyman Kutlu’nun babası Hasan Ağa’nın yanında hizmetkâr duruyor, atına bakıyormuş. Bir meseleden ötürü Hasan Ağa onu dövmüş, İbrahim evden kaçmış ona düşman kesilmiş. Bu düşmanlık o zamanki Gürcü-Türk çekişmelerinin bir parçası olmuş. Yörede Türk nüfusu çok baskın olduğu halde Kafkas göçmeni olan Gürcüler de öyle kolay yutulacak lokma olmadıklarını göstermişler. Geçerken şu gözlemimi de belirtmeliyim ki Gürcüler Türklerden daha görgülü gibiydiler. Bunun kanıtlarından biri iş giysileriyle sokak giysilerinin farklı olmasıdır. İşten gelir gelmez iş giysilerini çıkarırlar, cemiyet içine bunlarla çıkmazlardı. Türk köylüleri ise nerdeyse gece gündüz, evde, işte ve sokakta aynı giysilerle dolaşırlar,
Gazi Eğitim Enstitüsünün devrimci öğrencileri, o tarihlerde Ruhi Su’nun türkülerini söylemeye meraklıydılar. Bu türküler Fatsa’da Mehmet Ali Şahin’in sahibi olduğu ve kardeşi TİP ilçe bakanı Zeki Şahin’in işlettiği içkili Bahçeli lokantada da plaktan söylenirdi. İşlerinde en ünlüsü Drama Köprüsü” adlı bir eşkıya türküsü idi.
Gazi Eğitim’in Müzik Bölümü öğrencilerinden birine, bizim oralarda da Drama Köprüsü benzer bir türkü söylendiğini anlatarak, onu notaya almalarını, söyleyip yaymalarını önerdim. “Nasıl bir şey?” diye sordu arkadaşım. Türküyü seslendirdim. Beğenmedi. “Gerekmez!” dedi. 1968 yılı yaz tatilinde bir yıl önce ayrıldığım Yassıtaş köyüne giderek bu türkünün hikâyesini araştırmaya başladım. Yedi sekiz kişiyle konuştum. Bunlardan biri de köyün Gaga Mahallesi’nde hayatta olan Hekimoğlu’nun yeğeni idi. (Bunun Cennet Dalay olduğunu aynı köyden Gürol Özcüre geçenlerde bana hatırlattı)
Fakat fark ettim ki, çevrede dilden dile dolaşan başka eşkıya hikâyeleri de vardır. Düzgün bir ödev yapmak için daha birçok kişi ile konuşmalıydım. Yazılı kaynaklara da başvurmalıydım.
Hekimoğlu, yarı sömürge haline gelmiş bir ülkede bozulmuş olan düzenin yarattığı bir sonuçtu.
Osmanlı’da o dönemdeki vergi sistemi neydi? Toprak mülkiyeti nasıldı? Toprak ağalığının zayıflaması ile onun yerini tefecilik nasıl almıştı? Bunlar hakkında da bilgi sahibi olmalıydım ki Hekimoğlu’nu yerli yerine oturtabileyim.
Hayallerimi geniş tuttum. Köy köy gezmeli, büyük bir araştırma için pek çok kişiyle konuşmalıydım. Dairelerde bulunabilecek belgeler de incelenerek toplumun değişim yasalarını ortaya çıkarmalıydım. Ancak bu, yıllarca sürecek bir araştırmayı gerektiriyordu. Hekimoğlu ile ilgili elimdeki notları düzenledim. Okulumuz açılınca bunlardan bir nüshayı Kemal Demiray’a, diğer nüshasını ise oyunlaştırmaları için Halk Oyuncuları’na verdim.
Birkaç yıl geçmeden Hekimoğlu türküsü radyolarda, televizyonda sanırım Ümit Tokcan söyledikten sonra ünlü oldu. Çok sevildi. Hekimoğlu hakkında yazılan öykülere gelince, bunlar pek çok çeşitlidir ve dallı budaklıdır. Bu tip eşkıya türkülerinde olduğu gibi hangisinin gerçek, hangisinin efsane olduğunu ayırmak zordur. Başbakanlık Arşivinin Osmanlı Dönemine ilişkin bazı belgeleri de yedi sekiz yıl önce yayımlandı. Bunlar yöredeki hükümet organlarının Hekimoğlu hakkında verdiği raporlardır. Onun için çıkarılması önerilen af Osmanlı Meclisi Vükela (Bakanlar Kurulu) tarafından reddedilmiştir. Belgeler Hekimoğlu 26 Nisan 1913’te öldürüldüğünü belgeliyor, cenazesi Tahtabaş’tan aşağı at sırtında Fatsa’ya getirilerek halka gösterilmiş, yetkililer de biri Hekimoğlu olan iki eşkıyanın arkasına geçerek fotoğraf çektirmişlerdir. Arkasındaki zevattan fötr şapkalı ve külot pantolonlu olanın Amerikalı olduğu söylenmektedir.
Bu fotoğraf, yıllar sonra Amerika’dan tek nüsha olarak Fatsa’ya gönderilmiş. Çoğaltılmış. Köyümüzün eski muhtarı Atıf Sarıhan’da da bir örneği varmış. Araştırma konumu söyleyince onu sonra iade etmek üzere bana verdi ve ben de bunu ödev metnimle birlikte, örneğini almadan Kemal Demiray’a teslim ettim. O fotoğraftaki fötr şapkalı olanının o sırada maden aramak için Fatsa’da bulunan bir İtalyan olduğunu söylemişti. İşte bu benim tezlerimi destekleyen bulunmaz bir fotoğraftı. Madenlerini başkaları işleten bir devletin iç düzeni de böyle olurdu!
Kendi araştırmama erişmek için sağlığında Kemal Demiray öğretmenime rica ettim. Acaba evrakı arasında benim bu araştırmamı bulabilir miydi? Bulabilse ne kadar güzel olurdu! “Bulamadım” dedi! Halk Oyuncularından de isteyemezdim çünkü çoktan sahneden çekilmişlerdi.
Fark ettiğiniz gibi bu yazıda Hekimoğlu’nun serüveni hakkında bilgi vermiş sayılmam. Aradan yaklaşı 50 yıl geçmiş olduğu ve yazılı metin de ortada olmadığına göre belleği fazla zorlamak doğru olmaz.
Arkadaşlarla eğlenceli bir toplantıda bir araya geldiğimizde bana Hekimoğlu’nu söyletirler. Birlikte koro yaparız. Ancak bir yere gelince onlar susar. Ben bir beyit daha söylerim. Çünkü bunu köylülerden başkası bilmez. O beyit şudur:
Çitlice Muhtarı puşttur pezevenk Hekimoğlu geliyor da Narinim uçkur çözerek… (Gülüşmeler olur) Benim bu araştırma girişimimden iki sonuç çıkarıyorum: Birincisi, halk arasında böyle nice hikâye, efsane ve türkü vardır ki, bunların arkasında koskoca gerçekler yatar. Kültür emperyalizmin bir sonucu olarak Tommiks, Teksas maceralarını okumaktan uzun süre bunları araştırmayı akıl edemedik.
İkincisi ise Araştırma metnini koruyamamak gibi bir gaflete düşmüş olmamdır. Gerçi bunun bende bir nüshası bulunmuş olsaydı, belki de ben içeri düşünce evdeki bütün “suç” evrakını yakan yakınlarım onu da yakmış olacaklardı! Bu da devletin kültür düşmanlığı sonucudur. Öyle ki, 1971’de köydeki evimizde basılı ve elimizle yazılmış ne varsa yakılmıştı. 1966-1967’de Fatsa köylerinin kalkınması ülküsüne adadığımız İleri Köy gazetesinin nüshaları bile. Şimdi başka hiç kimsede ve kurumda da tek bir nüshası yok!
(6 Ocak 2016)






























