Şu Ulaştırma(!) ve Altyapı Bakanlığı nedense Adana’ya hep şaşı bakıyor.
Hatta bakmak bir yana, çoğu zaman görmezden geliyor.
Abdulkadir Uraloğlu’nun başında bulunduğu Ulaştırma(!) Bakanlığı, önce Adana’nın elindeki havalimanını aldı, sonra da alıp Mersin’e taşıdı. Hem de ne taşıma… Yangından mal kaçırır gibi. Kapısına kilit vurulan Adana Havalimanı’nın yerine, Mersin’de yükselen yapıya da “Çukurova Havalimanı” adı verildi.
Oysa Cumhurbaşkanı Erdoğan, Adana’daki mitingde açık açık ne demişti?
“Adana Havalimanı konusunda Adanalı ne derse o olacak.”
Peki ne oldu?
Adanalının dediği değil, Ankara’nın uygun gördüğü oldu.
Yetmedi…
Aynı Ulaştırma(!) Bakanlığı bu kez Adana’nın bir başka komşusu Hatay’da havalimanının ikinci pistinin yapımına başladı. Yani mesele havalimanıysa, pistse, yatırımsa; komşu illere var, Adana’ya yok.
İnsan sormadan edemiyor:
Adanalı AK Parti’ye ne yaptı?
Ulaştırma Bakanlığı’na ne gibi bir kabahat işledi?
Bir şehrin elindeki yatırım alınır, başka bir ile taşınır; üstelik bu şehir yıllarca iktidara güçlü destek vermişken…
Sonra da dönüp “neden kırıldılar, neden küstüler?” diye sorulur.
Elbette Adanalılar görüyor.
Elbette izliyor.
Çevre illere yapılan yatırımları da, kendilerine reva görülen üvey evlat muamelesini de yaşayarak öğreniyor.
Adana bugün, kendi havalimanına hasret bırakılmış bir büyükşehir.
Tarımda, sanayide, ticarette bu ülkeye omuz vermiş bir kent; ama yatırımda hep son sırada.
Şurası unutulmamalı:
Sandık günü geldiğinde hafızalar da sandığa gider.
25 yıldır AK Parti’ye hatırı sayılır destek vermiş, dönem dönem birinci parti yapmış Adana seçmeni; Mersin’e kaçırılan havalimanını da, görmezden gelinen yatırımları da, “nasıl olsa cepte” anlayışını da aklında tutarak oy kullanacaktır.
Çünkü şehirler de insanlar gibidir.
İhmal edilirlerse kırılırlar.
Üvey evlat muamelesi görürlerse, günü geldiğinde bunun cevabını verirler.
Ve Adana, bu cevabı sandıkta vermeyi çok iyi bilir.
Cumartesi Öyküsü:
Yazarlıktan koçluğa geçtim
Ne kadar koçluk varsa topladım!
Yaşam, ilişki, kariyer, bolluk, bereket, nefes…
Sonunda “evde kalmışlar için özgüven koçluğu” bile çıktı, onu da alayım dedim, tam takım oldum.
Eskiden ben Mine, yazardım.
Aşkı yazardım, tutkuyu yazardım, adamları tanır, sonra da roman kahramanı yapardım.
Ama bir süre sonra “deneyimlemek için birlikte olma” işi sanatsal olmaktan çıktı, yorucu hale geldi.
Aşk da bayatladı, yazı da.
“Ben ne yapacağım şimdi?” diye sabah kahvemi içerken düşündüm.
Kafamda yalnız bir kuş tünemiş gibiydi: Kukumav Mine.
Derken, mucize gerçekleşti.
Sosyal medya ve yapay zekâ el ele verip beni kurtarmaya karar verdiler.
Bir gün Facebook ablam bana, sanki yıllardır içimi okurmuş gibi, “Yaşam Koçu Ol! Kendi Potansiyelini Keşfet!” diye bir reklam fırlattı.
Ardından Instagram kuzenim bastırdı: “Koç ol, enerjini yükselt, ay döngüsüne göre yaşa!”
LinkedIn bile “Profesyonel Koç Olmanın 5 Yolu” diye bildirime girdi.
Ben de dedim ki, madem bu kadar evren çalışıyor, ben de bir ucundan tutayım.
Tıkladım.
İki video izledim, bir test çözdüm, sonra hop!
E-posta kutuma “Tebrikler! Artık Yaşam Koçusunuz!” belgesi düştü.
Bir baktım PDF’si bile şatafatlı — imzalı, damgalı, çerçeveye layık.
Dedim ki: “Mine, sonunda diplomasız kalmadığın bir meslek buldun!”
Bir hafta içinde durmadım.
İlişki koçluğu, kariyer koçluğu, bolluk bereket koçluğu, çocukla iletişim koçluğu…
Sonunda kendime beş sertifika yaptım; beşi de ayrı klasörde, duvarda da bir köşede.
Evin dekoru tamamlandı.
İlk seanslarımı arkadaşlara yaptım.
Birine “Sen içindeki çocuğu sev,” dedim; öbürüne “Negatif enerjini evrene salma.”
Çok işe yaradı, en azından ben öyle dedim.
Zaten kimse sonuç sormuyordu, “Harikasın Mine!” demeleri yetiyordu.
Bir süre sonra belediyeden çağırdılar.
“Kadınlara motivasyon konuşması yapar mısın?”
Tabii dedim. Mikrofonu kaptım, sahnede üç kez “Evren sizi duyar!” dedim, alkış koptu.
Bir dernek, bir parti, bir sendika…
Hepsi “koçluk seansı” istiyor.
Benim için artık haftada üç workshop, iki meditasyon, bir “öz sevgiyle sabah kahvesi” günü rutine bağladı.
Yazarlığı bıraktım mı?
Hayır.
Artık roman yazmıyorum, insanların hikâyelerine not düşüyorum.
Sosyal medyada “Koç Mine ile Dönüşüm Sohbetleri” adlı canlı yayınlarım bile var.
Geçen gün biri “Hocam, sizce ben kimim?” diye sordu.
Ben de “Evrenin yanıtı sensin,” dedim.
Ne dediğimi ben de anlamadım ama bin beğeni geldi.
Şimdi Cumartesi sabahları kahvemi alıp kendi kendime diyorum:
“Mine, iyi ki yazarlığı bırakıp koç oldun.
En azından artık herkes kendi romanının kahramanı, sen de editörüsün!”






























