Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir




Mekin ŞAHİN
Mekin ŞAHİN

Vurulduk ey halkım 

Bir ülkenin tam bağımsızlığı yalnızca sınırlarını korumasıyla ölçülmez. Asıl bağımsızlık; siyasal kararlarını kendi halkının iradesiyle alabilmesi, ekonomik kaynaklarını kendi çıkarları doğrultusunda yönetebilmesi ve demokratik kurumlarını dış ya da iç vesayet odaklarına teslim etmemesidir.

Türkiye, jeopolitik konumu, enerji yolları üzerindeki yeri, verimli toprakları ve zengin doğal kaynakları nedeniyle tarih boyunca uluslararası güç mücadelelerinin merkezinde yer aldı. Bu nedenle Türkiye’de yaşanan her siyasal kırılma yalnızca iç dinamiklerle açıklanamaz. Dış gelişmeler ile içerideki siyasal zafiyetler çoğu zaman birbirini besleyen süreçler hâline gelir.

12 Eylül askeri darbesi, yalnızca bir iktidar değişikliği değildi. Aynı zamanda siyasal yaşamın yeniden şekillendirildiği, toplumun örgütlü yapılarının büyük ölçüde dağıtıldığı ve demokrasi kültürünün ağır yara aldığı bir dönemdi. Sendikalar, dernekler, gençlik hareketleri ve siyasal örgütlenmeler zayıflatılırken toplumun ortak hareket etme refleksi de önemli ölçüde kırıldı. Bunun uzun vadeli etkileri bugün hâlâ hissedilmektedir.

Bugün yaşanan tartışmalar da bu tarihsel zeminden bağımsız değildir.

Cumhuriyet Halk Partisi etrafında oluşan gerilimler, 38. Kurultay sonrasında ortaya çıkan hukuki ve siyasal tartışmalar, parti içi rekabetin sertleşmesi ve farklı görüşlerin kamuoyu önünde karşı karşıya gelmesi yalnızca bir parti meselesi olmaktan çıkmıştır. Muhalefetin en büyük partisinde yaşanan her kriz, doğal olarak Türkiye siyasetinin tamamını etkileyen sonuçlar doğurmaktadır.

Ancak asıl üzerinde durulması gereken soru şudur: Türkiye’nin gündemi gerçekten bu mudur?

Hayat pahalılığı…

Gelir dağılımındaki adaletsizlik…

Üretimde yaşanan sorunlar…

Tarımın gerilemesi…

Genç işsizliği…

Eğitim sistemi…

Hukukun bağımsızlığı…

Ortadoğu’da değişen dengeler…

Türkiye’nin dış politikadaki yeni riskleri…

Toplumun doğrudan yaşamını etkileyen bu başlıklar çoğu zaman geri planda kalırken, günlerce parti içi hesaplaşmalar, olası ayrılıklar, yeni parti iddiaları ve kişisel siyasi gelecek tartışmaları konuşulmaktadır.

Bu durum yalnızca iktidar-muhalefet ilişkileri açısından değil, demokrasinin niteliği bakımından da sorgulanmalıdır.

Çünkü siyaset, kişilerin geleceğini belirleme yarışı değil; toplumun geleceğine çözüm üretme sanatıdır.

Türkiye’de uzun yıllardır etkisini sürdüren lider merkezli siyaset anlayışı, programları ve ilkeleri ikinci plana itmektedir. İdeolojik tartışmaların yerini kişisel sadakatler, örgütsel rekabetin yerini hizipleşmeler aldığında siyaset topluma umut vermekte zorlanır.

Bugün sol siyasetin karşı karşıya bulunduğu temel sorun da budur.

Toplum, isimlerden çok çözüm beklemektedir.

İnsanlar hangi genel başkanın öne çıktığından önce, çocuklarının geleceğini; hangi belediye başkanının hangi safta yer aldığından önce mutfağındaki yangını; hangi grubun kaç milletvekili kazandığından önce hukuk güvenliğini ve ekonomik istikrarı önemsemektedir.

Bu nedenle olası ayrışmaların başarı ölçüsü de yalnızca seçim sonuçları olmayacaktır.

Gerçek başarı; demokratik hukuk devletini güçlendiren, sosyal adaleti büyüten, emeği koruyan, üretimi artıran ve halkın günlük yaşamına somut çözümler sunan bir siyasal çizgi oluşturabilmektir.

Eğer ortaya çıkacak siyasal hareketler yalnızca kadroları değiştirir, fakat siyaset yapma anlayışını değiştirmezse toplum açısından gerçek bir yenilik doğmayacaktır.

Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu şey yeni tabelalar değil, yeni bir siyaset kültürüdür.

Bu kültür; kişilere bağlı değil ilkelere bağlı, hiziplere değil örgütlü demokrasiye dayanan, günü kurtarmaya değil geleceği inşa etmeye odaklanan bir anlayış olmalıdır.

Bugün en önemli görev; ideolojik tutarlılığı, siyasal programı ve örgütsel bütünlüğü yeniden kurabilmektir.

Ortak aklı büyüten, farklı görüşleri demokratik zeminde buluşturan, halkın gerçek sorunlarını merkeze alan bir siyaset dili kurulmadan, yaşanan ayrışmalar yalnızca rakiplerini değil, toplumsal muhalefetin tamamını zayıflatacaktır.

Sonuç olarak;

Bir ülkeyi güçlü yapan yalnızca ekonomik büyüklüğü değildir. Güçlü devlet, güçlü kurumlarla; güçlü kurumlar ise örgütlü ve bilinçli bir toplumla ayakta kalır.

Siyasetin görevi ayrıştırmak değil, ortak geleceği inşa etmektir.

Bugün ihtiyaç duyulan şey; kişisel hesapların değil ortak değerlerin öne çıktığı, demokratik hukuk devletini güçlendiren, sosyal adaleti esas alan ve tam bağımsızlık idealini yeniden toplumun ortak hedefi hâline getiren bir siyasal iradedir.

Çünkü umut, ancak ilkelerin kişilerin önüne geçtiği gün yeniden filizlenecektir.

 

 

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER