Devlet Partisinden Halkın Partisine Uzanan Arayış
Türkiye’de sosyal demokrasiyi anlamak için yalnızca seçim sonuçlarına ya da siyasi liderlere bakmak yeterli değildir. Asıl bakılması gereken, Cumhuriyet’in kuruluşundan bugüne devletin nasıl inşa edildiği, ekonomik sistemin hangi temeller üzerine kurulduğu ve CHP’nin bu tarihsel süreç içinde nasıl bir dönüşüm yaşadığıdır.
Cumhuriyet, Kurtuluş Savaşı’nın ardından yukarıdan aşağıya doğru inşa edilen bir devlet modeliyle kuruldu. Genç Cumhuriyet, ekonomik kalkınmada devletin öncü olduğu bir anlayışı benimsese de, üretim ilişkileri özünde kapitalist sistem içerisinde şekillendi. Bu nedenle CHP, yalnızca bir siyasi parti değil, yeni kurulan devletin kurucu siyasal iradesi olarak örgütlendi. Uzun yıllar boyunca “devletin partisi” olarak anılmasının temel nedeni de budur.
Batı Avrupa’da ise tarihsel süreç farklı gelişti. Kapitalizmin gelişimiyle birlikte burjuvazi kendi siyasal partilerini oluştururken, işçi sınıfı sendikalar ve emek örgütleri aracılığıyla aşağıdan yukarıya örgütlendi. Böylece sosyal demokrat partiler, devletin değil toplumun içinden doğan emek hareketlerinin siyasal temsilcisi haline geldi. Türkiye’de ise sosyal demokrasi, devlet merkezli bir partinin zaman içerisinde halk merkezli bir siyasete yönelme çabası olarak ortaya çıktı.
CHP’nin tarihi incelendiğinde dört temel dönem öne çıkar.
İlk dönem, Mustafa Kemal Atatürk dönemidir. Bu dönem, Cumhuriyet’in kuruluş ve devletin inşa sürecidir. Altı Ok ilkeleri yalnızca bir parti programı değil, yeni devletin siyasal ve toplumsal inşa projesidir. Cumhuriyetçilik, halkçılık, laiklik, milliyetçilik, devletçilik ve devrimcilik ilkeleri; çağdaş, bağımsız ve ulusal bir devlet oluşturmanın temel taşlarını oluşturmuştur. Bu dönemde halkçılık ve devrimcilik, Cumhuriyet’in dönüştürücü karakterinin en önemli unsurlarıdır.
İkinci dönem İsmet İnönü dönemidir. Bu dönem kendi içinde üç farklı aşamada değerlendirilebilir.
İlk aşama, İkinci Dünya Savaşı yıllarıdır. Dünya yeniden paylaşılırken Türkiye’nin temel politikası savaşa girmemek olmuş, devlet güvenliği ve siyasal istikrar öncelikli hale gelmiştir.
İkinci aşama çok partili hayata geçiştir. Savaş sonrasında oluşan yeni uluslararası düzen, Türkiye’yi Batı blokuna yöneltmiş, Demokrat Parti bu sürecin siyasal taşıyıcısı olmuştur. “Küçük Amerika” söylemiyle şekillenen yeni yönelim, Türkiye’nin ekonomik ve siyasal bağımlılığını artırırken CHP kendisini Cumhuriyet’in kuruluş ilkelerini savunan muhalefet partisi olarak konumlandırmıştır.
Üçüncü aşama ise “Ortanın Solu” anlayışıdır. Dünyada yükselen özgürlük, eşitlik ve sosyal adalet talepleri Türkiye’yi de etkilemiş; İsmet İnönü, CHP’yi yalnızca devletin partisi olmaktan çıkarıp toplumun sorunlarına yönelen bir siyasal çizgiye taşımaya çalışmıştır. Bu adım, Türkiye’de sosyal demokrasinin ilk teorik zeminini oluşturmuştur.
Bu dönüşümün en güçlü temsilcisi ise Bülent Ecevit olmuştur. Ecevit, sosyal demokrasiyi yalnızca bir seçim sloganı olarak değil, halkın örgütlü gücüne dayanan bir demokrasi projesi olarak değerlendirmiştir.
Çalışma Bakanlığı döneminde çıkarılan düzenlemelerle sendikal hakların gelişmesi sağlanmış, işçi sınıfı ve emek örgütleri Türkiye siyasetinin önemli aktörleri haline gelmiştir.
Ecevit döneminde CHP ilk kez geniş halk kesimlerini temsil eden bir sosyal demokrat kimlik kazanmıştır.
“Toprak işleyenin, su kullananın” anlayışıyla toprak reformu hedeflenmiş, halk sektörü modeli geliştirilmiş, köy-kent projeleriyle kırsal kalkınma amaçlanmış, güçlü sendikalar desteklenmiş, ekonomik bağımsızlık ve ulusal egemenlik birlikte savunuldu. Kıbrıs Barış Harekâtı, haşhaş ekimi konusun bağımsız tutum ve dış politikadaki ulusal duruş, bu dönemin anti-emperyalist karakterini güçlendirmiştir.
Bu nedenle Ecevit dönemi, Türkiye’de sosyal demokrasinin en güçlü halkçı ve bağımsızlıkçı sentezini oluşturmuştur.
Ancak bu yükseliş uzun sürmemiştir.
12 Eylül 1980 askeri darbesi yalnızca siyasi partileri kapatan bir müdahale değildir. Darbe, Cumhuriyet’in halkçı, kamucu ve örgütlü toplum anlayışını da hedef almıştır.
Sendikalar zayıflatılmış, köylü örgütleri dağıtılmış, demokratik kitle örgütleri baskı altına alınmış, emek siyaseti tasfiye edilmiş ve neoliberal ekonomi modeli devlet politikası haline getirilmiştir.
Böylece Türkiye’de örgütlü toplumun yerini bireyselleşme, kamucu ekonominin yerini özelleştirme, sosyal devlet anlayışının yerini piyasa merkezli politikalar almaya başlamıştır.
Deniz Baykal ve sonrasında ise CHP, bir yandan Cumhuriyet’in temel değerlerini korumaya çalışırken diğer yandan değişen dünya koşullarına uyum arayışına girmiştir.
Ancak bu süreçte sosyal demokrasi ile halkın gündelik ekonomik sorunları arasındaki bağ zaman zaman zayıflamış, parti daha çok laiklik, hukuk devleti ve rejim tartışmaları ekseninde siyaset üretmiştir.
Bugün Türkiye’nin temel tartışması yalnızca iktidarın kim olacağı değildir.
Asıl tartışma, sosyal demokrasinin yeniden nasıl üretileceğidir.
Gerçek bir sosyal demokrasi; yalnızca seçim kazanmayı hedefleyen bir siyaset değildir. Emekten yana ekonomik düzeni savunan, gelir adaletini sağlayan, üretimi önceleyen, sendikal hakları güçlendiren, çiftçiyi ve köylüyü destekleyen, hukukun üstünlüğünü güvence altına alan ve ulusal bağımsızlığı evrensel demokrasi ilkeleriyle birlikte savunan bir toplumsal programdır.
Türkiye’nin ihtiyacı olan da tam olarak budur.
Sosyal demokrasi yeniden halkın örgütlü gücüyle buluşmadıkça, yalnızca seçim dönemlerinde kullanılan bir kavram olmaktan öteye geçemez.
Tarih göstermektedir ki, halk örgütlü olduğunda demokrasi güçlenir; demokrasi güçlenirse sosyal adalet yalnızca bir vaat değil, devletin temel görevi haline gelir.
Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında asıl soru şudur: CHP yeniden devletin alışkanlıklarını mı temsil edecektir, yoksa Ecevit dönemindeki gibi örgütlü halkın umudu olan sosyal demokrat bir dönüşümün öncüsü mü olacaktır?
Bu soruya verilecek cevap, yalnızca CHP’nin değil, Türkiye demokrasisinin de geleceğini belirleyecektir.






























