Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir




Temel DEMİRER
Temel DEMİRER

Çekilmeyi reddeden, öfkeli, vazgeçmeyen tarih(imiz)

“Öfke duymayı bıraktığımda

yaşlanmaya başlayacağım.”[2]

Sizlerle olmaktan bahtiyarım; bana ilk aşkım gençlik günlerimi hatırlatıyorsunuz; davetiniz için teşekkür ederim.

Benimle i) 68’i ortaya çıkaran koşulların coğrafyamıza/ dünyaya etkileri…

  1. ii) Mahir Çayan, İbrahim Kaypakkaya, Deniz Gezmiş’in öğrettikleri…

iii) 12 Eylül’ün etkisi ve yavrusu YÖK…

  1. iv) 80’lerden günümüze öğrenci hareketi…” başlıklı meseleleri konuşmak istediğinizi iletmişsiniz.

Öncelikle belirtmem gerek: Bu soru(n)lara nihai yanıtı sizin iradeniz, örgütlü müdahaleniz verecek. Sizlere sunacak “sihirli reçetem” yok. Ben -olsa, olsa- sizinle kanaatlerimi paylaşabilirim. Ancak belirleyici olan, tarihi yaratan sizlerin cüretkâr iradesi olacak; Murathan Mungan’ın, “Ne geçmiş tükendi ne yarınlar/ Hayat yeniler bizleri/ Geçse de yolumuz bozkırlardan/ Denizlere çıkar sokaklar,” dizelerini unutmadan…

O hâlde başlayalım…

Sürdürülemez kapitalist yıkımın yarattığı vahşetin gelecek(sizliğ)iyle devreye giren tehdit ve imkânlarla yüz yüzeyiz!

Simone de Beauvoir’ın, “Sevgilim, o zamanlar hâlâ gençtik ve dünyanın nereye gideceği belli değildi. Şimdi ise dünyanın nereye gideceği belli; karanlığa gidiyor”…

Sandor Marai’nin, “Ve şimdi dünyada, tıpkı deliler gibi tımarhanede yaşıyormuşuz”…

Ulus Baker’in, “Doyumlarımızın peşinden koşturup durdukça ‘hayata yapıştıkça’, mutlu falan olmuyoruz; olsa olsa, mutluluğun yerine koyduğumuz birtakım hazların, gergin ve belirsiz dünyasında yaşayıp gidiyoruz”…

Ursula K. Le Guin’in, “Bütün hayatımızı, aslında yapmaktan başka çaremiz olmayan şeyleri rızamızla seçmeyi öğrenmekle geçiriyoruz,” diye betimledikleri tarihsel hatta…

“Bizler artık sistemin kurbanlarıyız, çıkarlarımız konusunda bizi aldatıyor ve kendi çıkarlarına kurban ederken onların bizim de çıkarlarımız olduğuna ikna ediyor bizi.”[3]

“Para, seks ve iktidar, eski dinlerin tahtına oturarak, mutlak değerler hâline gelmiştir.”[4]

“Çağdaş dünya, ümitsizce dışarı çıkacak bir yol arayan, yüzergezer korku ve hayal kırıklıklarıyla ağzına kadar dolu bir kaptır.”[5]

“Eğer savaş sonrası dönem ‘kaygı çağı’ ve 80’ler ve 90’lar da ‘antidepresan çağı’ olarak görülmekteyse, şu anda da bipolar çağını yaşamaktayız. Bu, bir zamanlar toplumun yüzde birinden daha azına konan bir tanı iken, artık Amerikalıların neredeyse yüzde yirmi beşinin bir tip bipolar durumdan mustarip olduğu tahmin edilmektedir.”[6]

Bipolarite sürdürülemez kapitalizmin psikopatolojisi oldu. Bipolar rahatsızlığın manik evresinde olduğu gibi, aşırı bir ifadecilik, sürekli bir konuşma ama anlaşılamama hâli ya da ağır bir depresyon ve anlamsızlık hâli arasında gidip geliyor çoğu kişi. Sürekli konuşma çabası, sürekli bağlantıda kalma arzusunu gösteriyor. Kullanıcılar, yemek yaparken ya da bir kafede otururken bile Tiktok ya da başka bir platformda canlı yayın açıp bekliyor. Herkes konuşuyor ama kimse birbirini anlamıyor. Herkes canlı yayında ama kimse gerçek bağ kuramıyor.

Bu tamı tamına kapitalizmin yarattığı yabancılaşma ve korkunun yol açtığı bir çürüme/ çöküş hâlidir.

Bilmeyen var mı? Tarih boyunca egemen sınıflar korku yoluyla ezilenleri baskı altında tutmuş ve düzenlerini sürdürebilmişlerdir.

Korku, kapitalizmin insan psikolojisine etkilerinin bütünlüklü bir şekildir. Kapitalist sistemin kişiyi yontarak yalnızlaştıran bir dışa vurumdur. Ucuz işgücü sağlama adına yaratılan korkunun en büyüğü, kitlelerde yaratılan işsiz kalma ve açlıktan ölme korkusudur. Ay sonunu getirememek, borçlarını ödeyememek, çocuklarını okutamamak, kirayı ödeyememek, iş kazası geçirip çalışamamak, işsiz kalmak en büyük korkudur.

Üretim araçlarının özel mülkiyetine dayalı kapitalist toplumlarda meydana gelen krizler sonucunda artan hayat pahalılığı, enflasyon ve bunlara bağlı olarak ağırlaşan yaşam koşulları ve buna alternatif doğru çözümler üretilmemesi sonucunda, emekçi sınıflar arasında önyargılar, düşmanlıklar ve bölünmüşlükler de artırıyor.

Burjuvazi sınıfsal karakterinden dolayı emekçi halkı yoksullaştırmak için elinden gelen her şeyi yaparken, sermaye savunucusu hükümetler de değişik kurumlar üzerinden yoksulların buna karşı örgütlenerek mücadele etmesini engellemek için her türlü araç ve gereci kullanarak kitleler arasındaki yabancılaşma ve korkuyu sürekli kılıyorlar.

Korkunun, kaygının, güvencesizliğin sınırsız olduğu bir sömürü düzeninde, yalnızlaştırılan işçiler zamanla korkularının kaynağı olan bu düzene boyun eğmeye başlarlar. Kimseye güvenmeyen işçi bireysel kurtuluş yolu aramaya başlar. Tam da düzenin sürdürücülerinin istediği gibi!

Bilindiği gibi, kendine güvenmeyen insan hiçbir şeye, hiç kimseye güvenemez. Yalnızca kendini kurtarmaya odaklanır, bencil ve rekabetçi bireylere dönüşür.

Bu korku düzenine dur demenin yolu, bu kötü gidişatı değiştirmenin yolu gözbağlarından kurtulup, yüreklerde güven tohumları yeşertmekten, yan yana gelip birlikte hareket etmekten geçiyorken; “Korkularınızı kendinize saklayın, ama cesaretinizi başkalarıyla paylaşın,” diyen Robert Louis Stevenson sonuna kadar haklıdır.

Evet, evet, “İnsan olmak kolay değildir, hele ki ‘insanca’ yaşanabilecek bir toplum düzeni yoksa!”[7]

En önemlisi de, insan(lık) onurlu bir kelimedir ya da hiç… Çünkü onur olmadan, yaşamlarımız anlamsızlıklardan ibarettir.

Ralph Waldo Emerson’un, “Sürekli sizi başka biri yapmaya çalışan bir dünyada kendiniz olmak en büyük başarıdır”; Angela Yvonne Davis’in, “Kapitalizmin ve onun zihinlerimizi nasıl sömürgeleştirdiğinin işaretlerinden biri. Önümüzde metadan öte bir şey göremiyor oluşumuz”; William Faulkner’in, “Kıyıdan uzaklaşma cesaretine sahip olmadan yeni ufuklara doğru yüzemezsiniz,” vurguları eşliğinde, kolay mı?

Sürdürülemez kapitalist vahşetin egemen olduğu dünyada iyi olmak isyancı bir duruştur, yabancılaşmış çoğunluğun zannettiği gibi nafile değildir.

Tam da bunun için kurtuluşumuzun tek seçeneği tek başına değil, hep beraber çabalamaktan geçer.

Çünkü “Ahlâklı olmanın ön şartı özgürlüktür. Eğer zorla uyuyorsan bir kurala, senin dışında bir neden seni uyduruyorsa, ahlâki bir varlık değilsin, çünkü özgür değilsin. Ahlâkiliği mümkün kılan şey doğrudan doğruya özgürlüktür,” vurgusundaki üzere, Ulus Baker’in.

Söz konusu güzergâhta “Hayalleri, hataları ve yenilgileri olmayan insan, yaşadığını gerçekten söyleyebilir mi?”[8]

“O hâlde insan kalmaya bak. Temel mesele, insan olmak. Bu ise kararlı, dürüst ve neşeli olmak demek, evet, herkese ve her şeye rağmen neşeli olmak, çünkü sızlanmak zayıfların işidir. İnsan olmak demek, gerektiğinde tüm hayatını seve seve ‘kaderin büyük terazisine’ koymak, fakat aynı anda her aydınlık güne ve her güzel buluta sevinmek demektir.”[9]

Olan (= kapitalizm) ile olması gereken (= sosyalizm) tablo tam da buyken; Harun Karadeniz’in, “Gençliği ülke sorunlarıyla ilgilenmeyen bir ulusun sonu gelmiş demektir,” vurgusunu hatırlatalım…

EĞİTİM(SİZLİK)

Bana yönelttiğiniz soru(n)lara geçmeden önce, kaçınılmaz olarak Friedrich Nietzsche’ye, “Bir genci yozlaştırmanın en kesin yolu, ona farklı düşünenlerden çok, aynı düşünenlere daha fazla değer vermesini öğretmektir,” dedirten, devletin ideolojik aygıtlarından kapitalist eğitim(sizlik) meselesine değinmem gerekiyor![10]

Mesele okuldan akademiye, oradan da gündelik hayata uzanan “Rejime özgü eğitim”[11]/ Rejime uygun eğitimin inşası”[12]sorunsalından kaynaklanırken, hatırlatalım: “Çocuklar boyama kitabı değildir, onları en sevdiğin renge boyayamazsın”![13]

Ancak kapitalizm bunu da yapar! Çünkü sınıflı-sömürücü toplumlarda okulun görevi insan(lar)dan bir makine yapmak ve çocuklara sorgulayıcı olmamasını öğretmek, geleneklere itaat ettirmektir. Yani ezenlerin eğitim(sizliğ)i, beyni geliştirmek yerine belleği doldurmaktır.

“Eğitimin toplumsal dönüşümün nihai kaldıracı olmadığı doğrudur, ama eğitim olmadan dönüşüm gerçekleşemez”ken;[14] “Eğiticinin kendisinin de eğitilmesi gerekir,” der Karl Marx…

Malum “Eğitilmemiş eğiticinin yapacağı eğitim yarardan çok zarar getirir. Eğiticinin işi sağlıklı bilinçlerin oluşumuna katkıda bulunmaktır ve yeni yetişenlerin sağlam kişilikli olması için çalışmaktır. Yetersiz eğitici bilir bilmez edindiği tutarsız bilgileri sunarken bilinçleri dağıtmakla kalmayacak, kişilerin ruhsal dengesini de bozacaktır.”[15]

Theodor Ludwig Wiesengrund Adorno’nun, “Bilim itaatsiz olana ihtiyaç duyar”; Imre Lakatos’un, “Bilim hakikâti amaçlıyorsa, tutarlılığı amaçlamak zorundadır; tutarlılıktan vazgeçerse, hakikâtten vazgeçer,” ifadelerindeki üzere eleştiri ilerlemenin ve aydınlanmanın özünü oluşturur; insan(lık)ın merakını asla kaybetmemesi “olmazsa olmaz”dır.

Söz konusu bağlamda akademi; iyi yetişmiş insan gücüne kaynaklık eden ve bilim üreten, üretmesi gereken sınıfsal kuruluştur. Giordano Bruno’nun, “Cehaletin babaları olan resmî akademisyenlerin yanı sıra kalın kafalı çoğunluğun öfkesinde hedef olarak yaşadım.” “Aydınlık ve karanlık arasındaki, bilim ve cehalet arasındaki savaşa her yerde katıldım. Bundan dolayı her yerde zorlukla karşılaştım,” satırlarında hatırlattığı üzere… Veya Charles Darwin’in bilim ve sanat üzerine dediği gibi: “Bir kuşun iki kanadı gibidir. Bu iki kanadı kullanabilen toplumlar uçar ve özgür olurlar. Uçamayanlar ise tavuk olur. ‘Tavuk toplum’, önüne atılan bir avuç yemi gagalarken arkadan yumurtalarının alındığının farkında bile olmaz”.

Coğrafyamız kapitalist eğitim(sizlik)le “Tavuk Toplum” gerçeğini karşımıza dikerken; işte hâl-i pür melalimize ilişkin kimi somut veriler:

  1. i) Bilgiden uzak, ‘dindar nesiller’ yetiştirmeyi hedefleyen rejim 12 Eylül’le başlayan politikaların sürdürücüsü oldu![16]
  2. ii) MEB, yeni eğitim öğretim yılının ilk dersinde ortaokul ve ilkokul öğrencileri için Türk-İslâm temasını seçti![17]

iii) “Dini eğitim sistemleştiriliyor… ‘Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli’ programında “inanç temelli düşünce” öne çıktı. 12’nci sınıf din dersi programına da “cihat” kavramı geldi![18]

  1. iv) Diyanet’in 2025’te mal alımı için kullanması öngörülen ödenek 78 üniversitenin yıllık bütçesinden fazla![19]
  2. v) MEB’in, dini eğitim ağırlıklı okullaşma politikası, resmi verilere yansıdı. 2013 ile 2025 arasında imam hatip lisesi inşaatları için 658 milyon TL, fen liseleri için ise yalnızca 180 milyon TL harcadığı belirlendi![20]
  3. vi) MEB’in politikası büyük ölçüde dini eğitim üzerine kurulurken Aile Bakanlığı da okul öncesi dini eğitim için kaynakları seferber etti. 4-6 yaş Kuran Kursları için ilk 6 ayda Diyanet’e 37.3 milyon TL aktarıldı![21]

vii) 208 üniversitede 112 ilahiyat, 54 İslâmi İlimler, yani din eğitimi verilen 166 fakülte varken, YÖK ve Diyanet ilginç bir işbirliğine imza attı. YÖK Başkanı Erol Özvar ve Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş üniversitelerde, ‘Kuran-ı Kerim’i Güzel Okuma’ ve ‘Hafızlık’ yarışması protokolü imzaladı. Resmi talimat alan rektörler, resmi yazıyla tıptan mühendisliğe, eczacılıktan hukuka tüm fakültelere bu yarışmayı duyurdu![22]

viii) “Sizin ‘tarikat, cemaat’ dediğiniz, bizim ‘STK’ dediğimiz yapılarla protokol yapmaya devam edeceğiz” açıklaması yapan Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, HÜDA-PAR’lıların yönettiği Peygamber Sevdalıları Vakfı ile eğitimde işbirliği protokolü imzaladı. Buna göre vakıf, “Okullarda peygamberin ve sahabelerin hayatını anlatıp” yarışmalar düzenleyecek![23]

  1. ix) Samsun’da bir okulda ÇEDES kapsamında “din kültürü ve ahlâk bilgisi dersleri” adı altında Kur’an sınıfı açıldı, adına mescit denildi![24]
  2. x) Atatürk Çocukevleri’nde koruma altındaki çocuklara gerici cümleler ezberletilerek kayıt altına alındığı ortaya çıktı. Görüntülerde ilkokul öğrencilerine “Allah cümlemize cuma günü ölmeyi nasip etsin” ifadelerinin söyletildiği görüldü![25]
  3. xi) MEB bir işletme gibi çalıştırılacak özel okullar açıyor![26]

xii) 2024’ün MEB’in performans programına göre, ortaokullarda yalnızca yüzde 68 olan tekli eğitimdeki öğrenci oranı, imam hatip ortaokullarında yüzde 90’a dayandı![27]

xii) MEB’in aldığı kararla 66 okul, proje okul özelliğini kaybetti. 13 kentte sınavla girilebilecek Anadolu Lisesi dahi kalmadı. Bunun rejime uygun okul ve öğrenci profili yaratma projesi olduğunu söyleniyor![28]

xiv) Adaletsiz gelir dağılımı, eğitim harcamalarına da belirgin şekilde yansıdı. Aileler, çocuklarının eğitimi için 2019’da 2017’ye göre 20 milyar TL daha fazla harcamak zorunda kalırken, en zengin aileler ile en yoksul ailelerin eğitim harcamaları arasında 20.5 kat fark oluştu![29]

  1. xv) Okul çağındaki 3.2 milyon çocuk eğitimin dışında![30]

xvi) Veli-Der’e göre her 7 çocuktan biri eğitimin dışında![31]

xvii) Birinci sınıfa kaydı yapılan 341 bin 881 öğrenci 12. sınıftan mezun olamadı![32]

xvii) Türkiye, 18-24 yaş grubunun eğitimi terk etme oranında Avrupa’da ilk sırada yer aldı![33]

xix) Piyasalaşan ve altı boşaltılan eğitim ile okuldan koparak işgücüne yönelen genç sayısı artıyor. TÜİK verilerine göre gençlerin yüzde 17.7’si eğitimini yarıda bıraktı, istihdamda olan genç oranı ise yüzde 52.5![34]

  1. xx) Almanya’dan Friedrich Alexander Üniversitesi ile İsviçre’deki V-Dem Enstitüsü’nün yayınladığı, dünyada akademik özgürlüğü değerlendiren Akademik Özgürlük Endeksi araştırması sonuçlarına göre, 1990’lardan itibaren, özellikle de son 10 yılda dünya ortalamasında bir düşüş söz konusu. Türkiye’de ise 10 yılda çok büyük bir düşüş gözlendi![35]

xxi) İmam sayısının 50 bini aştığı Türkiye’de üniversitelerdeki profesör sayısı yalnızca 34 bin 280. Kadın profesörlerin oranı ise yüzde 33.9’da kaldı. 10 profesörden sadece 3’ü kadın. 129 devlet üniversitesinde yalnızca 5 kadın rektör var![36]

xxii) Bir milyondan fazla öğrencinin tarikatlara ait yurt, okul, medrese, Kur’an kursu ve özel evlerde bulunduğunu belirten eğitim politikası uzmanı Prof. Dr. Esergül Balcı, özel okulların üçte birinin tarikatlarla bağlantılı olduğunu belirtti![37]

xxiii) MEB, lise öğrencilerinin Hollanda stajı projesi için Dışişleri Bakanlığı’ndan 52 bin avro aldı. Hollanda “Projeden haberimiz yok” deyince kriz çıktı, proje iptal edildi. Dışişleri, parayı geri vermeyen MEB ile mahkemelik oldu![38]

xxiv) Cumhuriyet Üniversitesi’nden Selçuk Beşir Demir, ‘Journal of Informetrics’te Kasım 2018’de yayımlanan makalesinde, Türkiye’den akademik unvan taşıyanların bu tür uyduruk dergilerde makale yayımlama yarışında dünyada üçüncü olduğunu belirtiyordu. Araştırmaya göre bu tür 832 dergide 2017’de toplam 24.840 yayın (araştırma makalesi!) yer almış, tam 146 ülkeden! Başı çeken ülkeler: 1. Hindistan (sahte dergi tüccarlığının cenneti) 2. Nijerya 3. Türkiye![39]

xxv) Bursa Teknik Üniversitesi Rektörü Arif Karademir, eşi Zuhal Karademir’i de dahil ederek katıldığı etkinlikteki yolluk, yevmiye ve konaklama ücretini üniversiteye ödetti![40]

xxvi) AKP’li Melih Bulu’nun Boğaziçi Üniversitesi’ne kayyım rektör olarak atanmasının ardından senato toplantısında yine mükerrer oy kullanıldı![41]

xxvii) Kadir Has Üniversitesi’nde “doktora öğrenimini tamamladığı” gerekçesiyle işten çıkarılan öğretim görevlisinin işe iadesine ilişkin mahkeme kararı 136 gündür uygulanmıyor![42]

xxviii) 76 üniversitede öğrenci başına 10 bin TL’nin altında harcama yapıldı. Anadolu Üniversitesi’nin öğrenci başına harcaması ise sadece 2 bin 400 TL oldu![43]

xxix) Boğaziçi Üniversitesi’ne seçimle göreve gelen ilk rektörü Üstün Ergüder kampüse alınmadı![44]

Evet böylesi şoven, gerici, piyasacı bir eğitim(sizlik) ile onu var eden kapitalizme karşı mücadele ettik; ve ediyoruz da…

 

68’İ ORTAYA ÇIKARAN KOŞULLARIN COĞRAFYAMIZA/ DÜNYAYA ETKİLERİ

 

68’i ortaya çıkaran koşulların coğrafyamıza/ dünyaya etkilerine gelince…

Dünyadaki öğrenci hareketleri, toplumsal değişimde her zaman önemli rol üstlenegelmiştir. XX. yüzyılın ikinci yarısında ivme kazanan öğrenci hareketleri, siyasi ve sosyal hayatın değişimini isteyen genç kitlelerin bir araya gelmesiyle büyük yankı uyandırmaya başlamıştı.

Öğrenci hareketleri, geniş bir toplumsal değişim sürecinin parçasıdır. Siyasi ve ekonomik zorluklara karşı, geleneksel değerlerin sorgulanması, farklı yaşam tarzlarına yönelmek, sosyal adalet taleplerinin yükselmesi gibi farklı saikler, öğrenci hareketlerinin ortaya çıkmasına yol açacaktır. 1960’lardan sonra ortaya çıkan hareketler, aynı zamanda bir kültürel devrimi de tetiklemiştir. 1968’deki Paris olayları, Fransa’da hem eğitim sistemine, hem de hükümetin politikalarına karşı bir isyan olarak başlamıştır. ABD’nde Vietnam Savaşı’na karşı çıkan öğrenci hareketleri, aynı zamanda ırk ve cinsiyet ayırımcılığına karşı sosyal adalet taleplerini dile getirmiştir.

Fransa’da 1968’de başlayan hareket, modern zamanın en etkili öğrenci hareketlerinden biriydi. Hareket, Paris’te Sorbonne Üniversitesi’nde başlayıp tüm ülkeye yayılmıştı. Gençlerin bir araya gelmesinin kaynağında, eğitim sisteminde reform ihtiyacı, toplumsal eşitsizlik ve hükümetin baskıcı politikalarına karşı protesto vardı. Bu durum, öğrenci hareketlerinin altyapısında sadece eğitim taleplerinin olmadığını, toplumsal ve siyasi değişim arzularının da yattığını gözler önüne sermekteydi. Mayıs 1968 protestoları, kısa sürede işçi hareketiyle birleşti. Bu ise dönemin hükümetini ciddi şekilde sarsmış ve o dönem Cumhurbaşkanı Charles de Gaulle’ü kaçmak zorunda bırakmıştı. Bu hareket, sadece Fransa’da değil, tüm dünyada geniş yankı uyandıracak ve diğer öğrenci hareketlerine ilham kaynağı olacaktı.

ABD’de 1960’ların sonlarında Vietnam Savaşı’na karşı gelişen öğrenci hareketi, ülkedeki en güçlü öğrenci toplumsal hareketlerinden biridir. Bu hareketin çıkış noktası, savaşın sona erdirilmesi, askerî harcamaların azaltılması talepleri ve Amerikan dış politikasına yönelik eleştirilerdir. Bu hareketin önemli dönüm noktalarından biri, 4 Mayıs 1970’te Ohio’daki Kent Eyalet Üniversitesi’nde yaşanan ve dört öğrencinin hayatını kaybetmesiyle sonuçlanan olaydı. Bu olay, Amerikan toplumunda büyük bir infial yaratmış ve Vietnam Savaşı’na karşı muhalefetin daha da güçlenmesine yol açmıştı.

1968’de Meksika’daki öğrenci hareketi, hükümete bir başkaldırı olarak başlamış ve öğrencilerin kanlı bir şekilde bastırıldığı ve yüzlercesinin öldürüldüğü bir trajediyle sonuçlanmıştır. Öğrenciler, demokrasi, sosyal reform ve insan hakları talepleri ile sokaklara dökülmüştü. 2 Ekim 1968’de Tlatelolco Meydanı’nda düzenlenen barışçıl protestolar, hükümet güçleri tarafından orantısız güç ile bastırılacaktı. Tlatelolco Katliamı, Meksika’nın modern tarihinde derin izler bırakmış, ülkedeki toplumsal ve siyasi dinamikleri kökten değiştirmiştir. Tlatelolco Katliamı, öğrenci hareketlerinin ne denli etkili olabileceğini ve aynı zamanda ne kadar büyük bir bedel ödenebileceğini göstermişti.

Özetle öğrenci hareketleri, toplumsal değişimin en önemli güçlerinden biri olmuştur. Bu hareketler, sadece öğrenci topluluklarının isteklerini değil, daha geniş bir toplum kesiminde de değişim taleplerini gündeme getirmişti.[45]

Tarihsel yürüyüşü içinde coğrafyamıza dönersek, Celalî Ayaklanmaları’ndaki Suhte Başkaldırı’larından, Abdülhamit’in Tıbbiyeli öğrencileri Sarayburnu’ndan denize attırmasına uzanan tarihsel zeminde gençlik, mücadele tarihinin farklı dönemlerinde başat bir dinamik misyonu üstlendi.

1960’ın 5 Mayıs günü saat beşte gençliği ve halkı Kızılay’da düzenlenecek protesto gösterisinin sloganı olan 555K, bir dönem gençliğinin Demokrat Parti diktatörlüğüne karşı mücadelesinin simgelerinden biriydi.

1965 sonrasında ise dünyada yükselen ‘68 hareketleriyle birlikte, Türkiye’de büyük bir toplumsal uyanış dalgasının önderliğini alacak bir gençlik mücadelesi tarih sahnesine çıktı. Bu dönemin devrimci, ilerici gençlik mücadelesini biçimlendiren ise, emperyalist sömürgeleştirme sürecine itirazdı.

6.Filo’ya karşı eylemler bu mücadelenin en önemli halkası olacaktı. Yükselen gençlik hareketinin 12 Mart darbesiyle kesintiye uğratılması, hareket önderleri Mahir’lerin, İbo’ların, Deniz’lerin katledilmesi ile 1974 sonrasında toplumsal bir kalkışmaya dönüştü.

12 Eylül darbesiyle devrimci harekete ket vurulmasının ardından, gençlik hareketinin yeniden yükselişi 1985 sonrasında, cuntanın baskılarına karşı kendini gösterdi. Mücadelelerinin ana gövdesi olan üniversiteler, aynı zamanda eğitimin sermayeye peşkeş çekilmesine karşı da ilk itiraz noktalarından biri oldu. 2000’li yıllarda ise siyasal İslâmcı rejime karşı gençliğin mücadelesi Gezi/Haziran’dan geçerek bugünlere ulaşan direnişlerin yatağı oldu.

Bu özetin ardından, biraz gerilere dönelim: Coğrafyamızda büyük gençlik eylemleri ilk kez Demokrat Parti iktidarı karşısında gerçekleşti.

27 Mayıs 1960’dan 1965’e gelindiğinde özellikle TİP’in 15 milletvekiliyle meclise girmesi, gençlik kesimlerinde gelişen anti-emperyalist tutum ve daha sonrasında DEV-GENÇ’e dönüşecek olan FKF’nin kuruluşu bu durumun somut çıktıları olarak gösterilebilir. Üniversite işgalleriyle başlayan hareket, sonrasında anti-emperyalist bir karakter edinerek yoluna devam etti.

1965’ten 12 Mart’a uzanan süreçte gençliğin mücadelesi çeşitlenerek derinleşti. Üniversite gençliğinin bozuk eğitim düzenine karşı mücadelesi, Ocak 1968’te başlayıp 1969’a uzanan süreçte işgal eylemleriyle sürdü.

Üniversitelerdeki özgür ve demokratik üniversite mücadelesi, anti-emperyalist ve bağımsızlıkçı bir mücadele hattına evrildi. Ankara, İstanbul, İzmir başta olmak üzere birçok ilde 6. Filo protestoları düzenlendi. ABD emperyalizmine ve NATO’ya karşı Bağımsızlık Haftası etkinlikleri düzenlendi. ODTÜ’de, Vietnam Kasabı lakabıyla ün yapmış ABD Büyük Elçisi Robert Commer’in arabası Devrimci Gençler tarafından yakıldı. Bu eylemler dönemin anti-emperyalist ruhunu yansıtan semboller olarak tarihin hafızasına kazındı.

Devrimci gençliğin anti-emperyalist mücadelesinin emekçi halk kesimlerinin direnişiyle birleşmesi toplumsal muhalefeti bir doruk noktasına taşımıştı. Köylülerin gasp edilen topraklarını geri almak için Elmalı’da başlattığı toprak işgalleri, İzmir ve Maraş’ta da devam etti. 1967’den 1970’e kadar iki yüze yakın toprak işgali gerçekleştirildi.

Gençliğin anti-emperyalist enerjisi, işçi sınıfının direnişi için bir esin kaynağı olmuştu. İşçi sınıfının mücadelesi grev ve işgallerle yükselişe geçti. Kavel, Singer, Paşabahçe vb. grevleriyle başlayan süreç 15-16 Haziran 1970 eylemleriyle doruk noktasına ulaştı. Resmi rakamlara göre 150 bin işçinin katıldığı 15-16 Haziran 1970 eylemleri yakın tarihin destansı işçi eylemi olarak hatırlanır.

Sonrasında ise Avrupa ‘68’ini de aşan bizim, Turgut Uyar’ın “Bir dağ taşıyorum omuzlarımda/ Haşre kadar götüreceğim koşaraktan,” dizelerindeki THKO’lu, THKP-C’li, TKP-ML’li hikâyemiz başladı.[46]

Ol hikâyatın bakiyesi de Pierre-Jean de Beranger’in, “Yolun düşerse kıyıya bir gün,/ Ve maviliklerini enginin seyre dalarsan,/ Dalgalara göğüs germiş olanları hatırla./ Selamla, yüreğin sevgi dolu./ Çünkü onlar fırtınayla çarpıştılar/ Eşit olmayan savaşta/ Ve dipsizliğinde enginin yitip gitmeden,/ Sana liman gösterdiler uzakta,” dizeleriyle betimlenir.

MAHİR ÇAYAN, İBRAHİM KAYPAKKAYA, DENİZ GEZMİŞ’İN ÖĞRETTİKLERİ

Nâzım Hikmet’in, “Delikanlım/ Senin kafanın içi/ yıldızlı karanlıklar kadar güzel/ korkunç/ kudretli/ ve iyidir/ Yıldızlar ve senin kafan/ kâinatın en mükemmel şeyidir,” dizelerindeki Onları öne çıkartan etkenler, tarihin zaruretlerine pratikte fedakârca verdikleri yanıttır; “Bayrağı taşıyan düşerse onu taşırlar/ Son yoksul çocuğun yüzü gülünceye kadar,” dizelerindeki üzere Onat Kutlar’ın…

Tarihin zaruretlerine pratikte fedakârca yanıt vermek, bireyin tarihteki sorumluluklarını -onlara sırt dönmeden, vazgeçmeden- yerine getiren örgütlü cürettir.

“İyi de o ne demek” mi dediniz!

İbrahim Kaypakkaya gibi, “Türkiye’nin geleceği çelikten yoğruluyor; belki biz olmayacağız ama bu çelik aldığı suyu unutmayacak”…

Mahir Çayan gibi, “Devrim yolu engebelidir, dolambaçlıdır, sarptır. Bu mücadele sınıflar mücadelesidir. Burada el titremesine, tereddüde ve kararsızlığa yer yoktur”…

Deniz Gezmiş gibi, “Ve tarih bir gün benim haklı olduğumu yazacaktır. Benim öğrenci olaylarına katılmama kimse mani olamaz. Öğrenci olarak değil devrimci olarak mücadele ediyorum…

Biz şahsi hiçbir çıkar gözetmeden, halkımızın bağımsızlığı ve mutluluğu için savaştık!..

Ve ben 24 yasındayken kendimi Türkiye’nin bağımsızlığına armağan etmekten onur duyuyorum…

İnsanlar doğar, buyur, yaşar ve ölürler… Önemli olan çok yaşamak değil, yaşadığı süre içinde, fazla şeyler yapabilmektir…

Bizim düşmanımız Amerikan emperyalizmi ve yerli işbirlikçileridir…

Eğer vatan zenginin gezdiği, fakirin yattığı yerse vatan sağ olmasın…

Vatan, onu parsel parsel satanların değil; Uğrunda darağacına gidenlerin vatanıdır…

Vatan için uykularınız kaçıyorsa, devrim başlamış demektir…

Biz stratejik olarak düşüncemizi hiçbir zaman saklamayız. Hangi şartlar altında olursak olalım, bunu açıkça söyleriz. Düşüncelerimizi mezara kadar götürürüz. Nasıl burada namluların ve dipçiklerin gölgesi altında konuşuyorsak, düşüncemizi her zaman açıkça ifade ederiz. Tarih evvelce bunu yapanları nasıl temize çıkarmışsa bizi de temize çıkartacaktır, buna da inanıyoruz…

Emperyalizme, ağalığa karşı nerede mücadele varsa benim devrimci olarak görevim orda olmaktır!…

Umut mu? Umut her zaman var. Umutsuzluk diye bir şey yok…

Son anda, yaptıklarımdan en ufak bir pişmanlık duymadım…

Korkaklar ecelleri gelmeden birkaç kez ölürler, cesurlar ise ölümü sadece bir kez tadarlar…

Ve tarih bir gün benim haklı olduğumu yazacaktır. Benim öğrenci olaylarına katılmama kimse mani olamaz. Öğrenci olarak değil devrimci olarak mücadele ediyorum…”

Sinan Cemgil gibi, “Biz, ODTÜ’de İngilizce üç kelime öğrendik: Yankee Go Home!/ Yankee Evine Dön! Bu da bize yeter…

Bir kısmımız ve hatta hepimiz ölebiliriz; ama öyle bir ateş yakacağız ki bu ateş bir daha hiç sönmeyecek, söndürülemeyecek…

Gün gelecek Türkiye’nin bağımsızlığı ve kurtuluşu için gerekirse hepimiz vurulacağız. Bunlar bizi korkutmuyor, üzmüyor, ancak kinimiz bileniyor.

Bir devrimci kardeşimiz polis kurşunu ile kahpece öldürülmüştür. Devrimci şehitlerin matemini tutacak zamanımız yoktur. Devrimcilerin postunu ucuza satmayacağız…

Taylan Özgür’ün ardından matem tutmayacağız, mersiyeler düzmeyeceğiz. O, 24 saatini devrime adamış bir kişiydi. Yapılacak çok işlerimiz vardır…

Taylan, Commer’in arabasını yakarak devrim için ilk kıvılcımı atmıştı. Bu kıvılcım devam ettirilecektir. Türkiye’de CIA artık bir adam temizleme kampanyası açmıştır. Yılmıyoruz, korkmuyoruz”…

Cihan Alptekin gibi, “Ezilen ve sömürülen yoksul halkımız size sesleniyoruz: Düşmanın zenginliğine, sayısına, imkânlarına ve dehşetine aldırmayınız. Düşmana boyun eğmeyiniz. Korkmayalım. Vatanın kurtuluşu uğruna mücadele bir namus borcudur ve zaten kaybedilecek bir canımız kalmıştır…

Ana, tüm bunları bilerek ve inanarak yaptım. Tek düşüncem devrimci halk hareketinin selameti, sağlıklı gelişmesidir. Sana açıklamayı görev bildiğim bir durum daha var. O da bu kavga içinde hayatımın önemli olmadığıdır. Benim ve gerilla arkadaşlarımın tek düşünce ve hedefi hareketin zafere ulaşmasıdır. Gelecek bizimdir. Tarihi zafer bizim olacaktır. Benim mutluluğum hareketimizin başarısı olacaktır. Varsın düşmanlarımız ölüm cezası versinler, ölüme kadar hapsetsinler. Ne çıkar. Sonunda zafer bizim olacaktır. Ana biz ne çılgınız ne de maceraperestiz. Baskı ve zulüm altındaki bir kurtuluş davasının öncüleriyiz,” diyebilmek ve “Ama”sız, “Fakat”sızca öyle davranmaktır…

Tarihi yaratanlarla tarihi yalnızca “yaşayanlar” arasındaki fark, aslında tarihe nasıl baktığımızla ilgilidir. Egemenler için tarih; arşivlerde dondurulmuş bir “olaylar dizisi”, resmi kayıtlara geçirilmiş bir sonuçtur. Halklar için ise tarih; kanla, inatla, umutla yazılmış bir mücadele sürecidir. Devletin “öldü” dediği yerde halk “ölümsüzleşti” der. Devletin “yenildi” dediği yerde devrimciler “kavga yeni başlıyor” diye ayağa kalkar.

1968 kuşağı; yalnızca bir dönem değil, bir bilinç sıçramasıdır. Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan idam sehpasında yenilgiyi değil, ısrarı/ vazgeçmemeyi büyüttüler.[47] Mahir Çayan, Ulaş Bardakçı, Hüseyin Cevahir silahların gölgesinde teslimiyeti değil, direnişi miras bıraktı. İbrahim Kaypakkaya işkence tezgâhlarında çözülmeyi değil, ser verip sır vermeme cüretini bıraktı.

Resmi tarih onların adını “suç”, “anarşi”, “terör”, “başarısızlık” kavramlarıyla yan yana getirmeye çalıştı. Oysa ezilenlerin hafızasında onlar; öğretmen, yoldaş ve öncü olarak yer etti. Çünkü tarihi belirleyen yalnızca sonuçlar değil, hangi sınıfın çıkarı için, hangi bilinçle ve hangi bedelle mücadele edildiğidir.

Sınıf mücadelesi bitmedi. Ezen ile ezilen arasındaki çelişki sürüyor. Dün darağaçlarında, bugün zindanlarda, yarın fabrikalarda ve tarlalarda… Tarihi yaratanlar; konforu değil bedeli seçenlerdir. Tarihi yaşatanlar ise o bedelin anlamını kuşaktan kuşağa taşıyanlardır.

Onların bıraktığı miras bir nostalji değil, bir sorumluluktur. Eğer bugün hâlâ adları anıldığında yürek atışları hızlanıyorsa, bu yenilmediklerinin kanıtıdır. Çünkü tarih yalnızca kazananların değil, direnenlerin de yazdığı bir alandır.

Onurlu geçmişi sahiplenmek; onu sloganlarda dondurmak değil, bugünün somut koşullarında yeniden üretmektir. Miras, korunarak değil, geliştirilerek yaşatılır. Ve her kuşak kendi pratiğiyle o tarihe yeni bir sayfa ekler.

Tarihi yaratanlar bedel ödeyerek yürüdüler. Tarihi yaşatanlar ise o yürüyüşü yarım bırakmamakla yükümlüdür. Onlardan bize kalan(lar) ise, budur/ böyledir…

12 EYLÜL’ÜN ETKİSİ VE YAVRUSU YÖK

12 Eylül, dokunduğu her yerde ölüm ve yara izleri bırakmıştı. Üniversitelerde ise sonsuz bir kara delik… 1402 sayılı yasayla resmi devlet görüşü dışındaki hocalar akademik kadrolardan tasfiye edilmişti. Politikleşmiş gençler zindanlara doldurulmuş ve de darbe yavrusu Yükseköğretim Kurulu (YÖK) devreye sokulmuştu.[48]

Kolay mı?

12 Eylül 1980 askeri darbesini takip eden yıllarda, belli başlı gerilim mekânlarından biri üniversitelerdi.

Darbenin hemen ardından gelen ağır politik baskıların, üniversitelere yansıma hâllerine bir örnek vermek gerekirse, daha darbenin gerçekleştiği hafta Hacettepe Üniversitesi Rektörlüğü’nün, kampüs içinde askeri darbe aleyhine dağıtılan bir bildirinin sorumluları ortaya çıkmazsa, tüm öğrencileri “suçlu” sayacağını ilan eden “duyuru”su devletin öğrenciler ve üniversite için neler düşündüğü açığa çıkar!

Söz konusu despotizm üniversitelerde “huzur ve sükûnu” sağlamayı vaat eden yöneticilerin sert ve keyfi tepkileriyle karşımıza dikildi. Baskıların ardı arkası kesilmek bir yana, katlandı. Hedef açıktı, üniversiteler askeri kışla disipliniyle biçimlendirilecekti.

Bu kadar da değil; üniversite olma hâli ve anlamıyla çelişecek biçimde bambaşka mecralara girdiler. Bu dönüşümün en çarpıcı örneği, vakıf üniversitelerinin sayısındaki patlama oldu. “Her şeyi devletten beklemeyelim” söylemi ile meşrulaştırılarak, ilköğretim okulu açar gibi çok sayıda “üniversite”(?) kuruldu. Bir devlet üniversitesi, bir vakıf üniversitesinin hamisi hâline getirildi. Bu arada vakıf üniversitelerinin sayısı, devlet üniversitelerinin sayısını hızla geçti, büyük şehirlerde birkaç misline ulaştı.

Örneğin YÖK’ün 2021 verilerine göre, Türkiye’de üçü pasif olmak üzere toplam 203 üniversite var. Bunların 129’u devlet, 74’ü vakıf üniversitesi.

Yine YÖK’ün açıkladığı 2020-2021 öğretim yılı yükseköğretim istatistiklerine göre, Türkiye’deki üniversitelerde kayıtlı toplam öğrenci sayısı 8 milyon 240 bin 997. Toplam nüfusu 83 milyon 614 bin civarında olan Türkiye’de her 100 kişiden 9.85’i üniversite öğrencisi.

Türkiye nüfusunun onda birinin üniversite öğrencisi olması tam anlamıyla bir skandal. Çünkü 203 üniversitenin büyük çoğunluğu evrensel ölçülerine sahip değil. Sadece diploma dağıtım bürosu görevi yapıyorlar.

Örneğin ilk üniversitesi 1200’de kurulan Fransa’da üniversite sayısı 67 (2018) ve öğrenci sayısı ise 2 milyon 551 bin (2016). Almanya’da ise 120 üniversite var. Almanya ve Fransa’daki üniversiteler gerçekten dünya çapında üniversiteler; bunlar özerk akademiler, yani kendilerini yönetiyorlar.[49] Ancak bizdeki üniversitelerin baş yöneticisi partili bir devlet başkanı![50]

Bu süreçte üniversiteler, rektörlerini seçimle belirleme geleneğini de unuttular. Zamanla üniversitelerde akademik-bilimsel özgürlük talebi tümüyle kısıtlanınca itiraz eden sesler de giderek duyulamaz oldu. Bu sürece siyasal anlamda muhalefet ettiğini bir şekilde gösteren akademisyenler, türlü dışlama mekanizmalarına muhatap oldu, yargılandı ve çok sayıda akademisyenin işine son verildi. Dahası bu durum neredeyse bir rutin hâline ge(tiri)ldi.

1980’li yıllarda akademik-bilimsel özgürlüğün zedeleneceği kaygısıyla YÖK’e karşı geliştirilen itiraz günlerinden bu yana o kadar çok şey değişti ki, bunların bir kısmı, herhâlde tahayyül dahi edilememişti. Mesela sahipleri veya yöneticilerinin “kara para, irtikâp, yolsuzluk” gibi iddialarla suçlanarak, üniversite yönetimine kayyım atanması, muhtemelen kimsenin aklına bile gelmemişti ama o da gerçekleşti. Bu arada YÖK de, mücadele edilmesi gereken bir kurum olmaktan büyük ölçüde çıktı, çünkü beklenen işlevini adım adım yitirerek, edilgen teknik bir kuruma dönüştü.[51]

Söz konusu çerçevede 12 Eylül askeri darbecilerinin 6 Kasım 1981 tarihinde kurduğu YÖK, iktidarlar değişse de varlığını sürdürmeye devam etti. Akademideki araştırma faaliyetlerini yönlendirmek ve kaynakların etkili biçimde kullanılmasını sağlamak gerekçesiyle kurulan YÖK, üniversitelerin baskı altına alınmasının aracı olarak kullanıldı. YÖK’le birlikte üniversitelerin kurumsal özerklikleri ellerinden alınıp sermayeye için piyasalara açıldı.

“YÖK’ü kaldıracağız” vaatleriyle iktidara gelen AKP, kurumu üniversiteleri kendi anlayışına göre dizayn etmek için en etkili kullanan iktidar oldu. YÖK’ün üniversiteler üzerindeki müdahalesi AKP iktidarında bambaşka bir seviyeye ulaştı. Üniversitelerin sayıca en büyük bileşeni olan öğrencilerin, üniversitelerin işleyişinde söz hakkına sahip olmasının bir yolu ve 70’li yılların öğrenci mücadelesi kazanımı olan ÖTK’ler sadece sözde var olan yapılara dönüştürüldü.

19 Mart sürecinde  üniversitelere boykota katılan öğrenci ve akademisyenler hakkında YÖK’ün talimatıyla birlikte açılan soruşturmalar, kampüslere polislerin girmesi üniversitelerde özerkliğin son kırıntılarını da sildi süpürdü. Özgür düşünce ve nitelikli bilimsel üretim YÖK’ün varlığı ile üniversitelerden tümüyle uzaklaştı. TÜİK verilerine göre 2024’de 383 bin öğrencinin ekonomik imkânsızlıklar nedeniyle üniversiteyi terk ettiği, öğrencilerin barınma, beslenme ve ulaşım masrafları altında ezildiği bir ortamda YÖK soru(n)ları çözmek yerine üniversiteleri daha da sorunlu bir yer hâline getirdi.[52]

80’LERDEN GÜNÜMÜZE ÖĞRENCİ HAREKETİ

Gençlik 80’lerin ilk yarısını darbe, idam ve zindan kuşatmasında hayatta kalmaya çalıştı. 80’lerin ikinci yarısından itibaren ise sosyal yeşermeler başladı. Üniversiteliler “YÖK kalkacak, polis gidecek. Üniversiteler bizimle özgürleşecek!”, “Ferman devletin, üniversiteler bizimdir!”, “Artık haraç ödemiyoruz!” şiarıyla örgütlenmeye başladılar.

Evet, 12 Eylül cuntası, yükselen devrimci hareketi bastırmakla kalmayıp, 1982 anayasası ile tüm sistemi de dönüştürme yoluna gitti. Bunun bir parçası olarak 6 Kasım 1981’de YÖK’ün kurulması ile üniversite özerkliğinin yok edilmesi süreci hız kazandı, gençlik üzerindeki baskılar yoğunlaştırıldı.

Ta ki, 90’ların ortasından itibaren küreselleşme karşıtı hareketler ile gençliğin merkezinde olduğu sokak hareketleri yeniden canlanana dek…

“Harçlara karşı mücadele”, 90’lı yılların sonlarına damgasını vuran toplumsal muhalefet hareketlerinden birisi oldu.

90’ların başında öğrenci gençlik, iki eksende harekete geçti. Birincisi özellikle YÖK’e ve okuldaki baskılara karşı üniversitede öğrenci dernekleri etrafında örgütlenme. Diğeri de, toplumun, emekçilerin, azınlıkların sorunlarına sahip çıkarak toplumsal dayanışmayı inşa etme. Öğrenci gençlik bu mücadelelerin teorik ve de pratik alanını tüm gücüyle besledi.

12 Eylül darbe yönetimi o yüzden üniversiteler üzerindeki baskıyı sıkı tutmaktaydı. 90’lara girilirken siyasi parti yasakları kalkmış olmakla beraber, öğrenci hareketine yönelik baskılar hâlâ çok sertti.

1991’de Mimar Sinan Üniversitesi’nde dernek çalışması yapan Seher Şahin polis tarafından gözaltına alınıp, öldürülüyor, çeşitli üniversitelerdeki maden işçileriyle dayanışma eylemleri, işgaller Özel Harekât baskınlarıyla, polis-jandarma şiddetiyle karşılaşıyordu.

Ayrıca devlet YÖK baskısına, polis şiddetine ilaveten bir de harçlarıyla saldırdı öğrencilere. 1995’te üniversite harçlarına yüzde 400’e varan zamlar yapıldı.

Söz konusu saldırılar, öğrenci gençliğin 12 Eylül’den beri biriktirmekte olduğu enerjisini bir anda açığa çıkardı. Açlık grevleri, üniversitelerdeki çadır eylemleri, boykot ve işgallerle neo-liberal eğitim politikalarına, YÖK’e, polis şiddetine karşı mücadele eden öğrenci hareketi belirdi.

6 Kasım YÖK boykotları, harçlara karşı eylemler, tutuklu öğrencilere özgürlük kampanyalarıyla öğrenci gençlik ülke gündemini belirleyecek güce erişti.

Öğrenci hareketi giderek kitleselleşiyor, kitleselleştikçe meşruiyet ve cesaret kazanıyordu. İstanbul Üniversitesi Hukuk, Ankara DTCF gibi muhalefetin güçlü olduğu üniversitelerde işgaller yaşanıyordu. “Sokağa, eyleme, özgürleşmeye” sloganıyla gelen gençler Taksim, Beyazıt, Kızılay, Konak meydanlarında dev mitingler örgütlüyordu.

Harçlara karşı tepki, öğrencilerin TBMM’de pankart açmasıyla tüm Türkiye’nin gündemindeydi. Çünkü öğrenci hareketi bir güçtü artık.

2000’li yıllar ise yeni bir genç kuşağın tüm dünyadaki direnişlerle tarih sahnesine çıkacağı bir dönem olarak yaşandı. Özellikle 2008 krizi, geleceksizliğin gençlik başta olmak üzere milyonlar açısından elle tutulur bir gerçekliğe dönüşmesine ve bunun da isyan dalgasını tetiklemesine yol açacaktı.

AKP iktidarının baskıcı politikaları toplumsal kırılmayı devreye sokarken, 2000’lerin ilk onyıllarında Gezi/ Haziran ile bugünlere uzanan süreç tetiklenmiş oldu.

1980 darbesinin yavrusu YÖK, özerk demokratik üniversitenin tasfiyesinde önemli roller oynarken; 2000’li yıllar boyunca gençlik hareketlerinin hep hedefinde oldu. Lakin üniversite hareketindeki kırılma noktalarından birisi de üniversitelerin doğrudan Erdoğan’ın kontrolüne geçirilmesi olacaktı.

Bugünden geriye bakıldığında üniversitelerin dönüşüm sürecinin önemli ataklarından birisi, dönemin başbakanı olan Erdoğan’ın Kasım 2010’da Dolmabahçe’de gerçekleştirdiği rektörler buluşmasıydı. Dolmabahçe aynı zamanda üniversite gençliğinin Erdoğan’ı doğrudan hedef aldığı gençlik eylemi olarak da tarihe geçti. Bu başlangıcın ardından AKP’li bürokratların üniversiteye girişleri hemen her yerde protestolarla karşılaşacak, gençlik AKP karşısında birleşen bir hat tutturacaktı. Dönemin başbakanı Tayyip Erdoğan’ın ODTÜ’ye gelişi de büyük bir protestoyla cevaplanacak ve ODTÜ’lü öğrenciler Ocak 2011’de “Başkaldırıyoruz” yürüyüşünde buluşacaktı. Üniversite gençliğinin dili ve eylem biçimleriyle dikkatleri çektiği protestolar Gezi’ye kadar sürecekti.

İstanbul Üniversitesi Botanik Bahçesi mücadelesi, GSÜ kantin boykotu, İTÜ Taşkışla mücadelesi ve yine birkaç üniversitedeki yemekhane boykotları yanında Boğaziçi’nde verilen kayyum karşıtı mücadele önemliydi.

Boğaziçi direnişi, otoriter rejime karşı öğrencilerin güçlü bir itirazıyken; Boğaziçi direnişinden yetişen öznelerin geçmiş deneyimleri ve birbirlerini tanımaları, 19 Mart’ın hızlı koordine edilme imkânını sağladı ve eylemler Saraçhane’ye sıkıştırılmayıp kentin farklı alanlarına doğru (Beşiktaş ve Şişli eylemleri) yayıldı. Siyasi iktidar hareketi sindirmek için saldırılarını artırdı. Operasyonların ilk dalgasında üç kişi ile sınırlandırdığı sembolik tutuklama furyasını, ikinci ve üçüncü dalgada yaygınlaştırdı.

Bunların hepsi kendi içinde olumluluklar taşımakla birlikte; doğaldır ki kendiliğindencilik (spontane) ve savunmacılık (defansizm) gibi zaafları da içeriyordu.

Önemli olan ise örgütsüz kendiliğindenciliğin nasıl aşılarak, birleşik merkezi gençlik hareketinin inşasına yöneltilebileceği sorusuna mündemiçti. Temel soru(n) buydu.

Çünkü kendiliğinden karakter sahip mevcut öğrenci hareketi, belirli bir mücadele planına sahip olmaması yanında, olayların seyrine göre hareketlenip, rüzgâr nereden esiyorsa oraya savruluyordu.

Öğrenci hareketinin saldırı değil, kronik savunma pozisyonunda olması temel zaafıdır.

Savunma durumunda kazanmak zordur. “Mücadele”yi değil, “direniş”i öne çıkarır.

Direniş doğası gereği savunmacıdır. Saldırırken direnmezsin, karşındaki direnir. Savunma durumuna hapsolmamak gerek. Aksine, karşı tarafı direnmeye mahkûm etmek gerekir.

Bunlara ek olarak yukarıda ifade ettiğim gibi öğrenci hareketinin devrimci önderlik krizi söz konusudur.

Bu kadar değil, öncülük “protestocu” mu ya da, politik mi olacak? Buna da “politik” yanıtı verilmesi elzemdir.

Politik öncülükten, mücadelede işçi sınıfının yanında olmayı kastediyorum. Lakin sözünü ettiğim bir “eklenti” olmak falan değildir!

Yeri gelmişken hatırlatmalıyım: Özgürlüklerin toplumsallaşmasında işçi sınıfının dışında hiçbir sınıfın çıkarı yoktur.

NE YAPMALI (MI)?

“Ne yapmalı (mı)?” daha öce belirttiğim gibi, sizinle ancak kanaatlerimi paylaşabilirim;[53] tıpkı “Hiçbir şey yapmadan bu dünyadan göçüp gitmek o kadar kolay ki! Ve benim de yapmak istediğim o kadar çok şey var ki,” ifadesindeki üzere Andrey Tarkovski’nin…

Yapmak önemli bir fiildir; yapmadan, düşüncelerinizi yaşama geçirmeden yaşama dokunamaz ve “11. Tez”i hayata geçiremezsiniz.

“Hareketin pratik hedeflerine ulaşmak için anlaşmalar yapın, ancak ilkelerden ödün vermeyin, teorik ‘tavizler’ vermeyin. Bu Marx’ın düşüncesiydi,”[54] vurgusundaki üzere V. İ. Lenin’in…

Ancak belirtmeden geçmemeliyim: Bilinçli, örgütlü olmadan seçim yapmak olanaksız gibidir. Seçerken yanlış yapmaktan kaçınmak gerekirken; gelecek(imiz) için en iyi hazırlık, bugünde olması gerekenleri en iyi biçimde yapmaktır, geleceğin sorumluluğuyla.

Yanlış yapmanın birçok yolu vardır. Çünkü yanlış yapmak kolay, doğruyu bulmak ise zor mu zordur.

Hiçbir şey yapmak istemeyenler hiçbir şey elde edemezler, hiçbir şeye de yaramazlarken; bir şeyi gerçekten yapmak isteyen elbette bir yol bulur. Lakin istemeyenin mazeret(ler)i de boldur! Ancak malum üzere: “Limandaki gemi güvendedir, ama gemiler limanda durmak için yapılmamıştır”…[55]

Unutulmasın: Var oluşumuzu aydınlatan, anlamlandıran şey eylem hâlindeki umuttur; ve ekler Salah Birsel: “Kötülüğe karışmadan kötülüğü kabul eden kişinin kötülüğü yapandan hiçbir ayrılığı yoktur. Kötülüğü görüp de protesto etmeyen kişi, kötülüğün yapılmasına yardımcı olur”!

Bilinçle seçtiği şeyi yapanın, enerjisi asla tükenmez; “Bu dünyada her şey çalınabilir ve gasp edilebilir, tek bir şey hariç; o da bir insanın bir inanca veya davaya olan sağlam bağlılığına duyduğu sevgidir,” diyen Ghassan Kanafani sonuna dek haklıdır!

Bizim için devrimci sevda, “Aşk ölümden daha güçlüdür/ L’amour est plus fort que la mort”. Çünkü devrimciler için insan(lık) sevmeye başlayınca; hakkını vererek yaşamaya da başlar…

Tüm bunlardan ötürü “Biz onlara benzemeyiz. Niye mi? Çünkü, çünkü yanımda sen varsın, beni kollarsın, senin için de ben varım. Niyesi bu işte…”[56]

O hâlde Harriot Johnson’un, “Müdahale edin. Beklemeyi reddedin. Geri çekilmeyi reddedin. Öfkeli kalın. Değişimi talep edin. Sürekli olarak talep edin. Şimdi talep edin. Bir devrimden daha azını kabul etmeyin”; Antonio Gramsci’nin, “Kendinizi eğitin, çünkü aklınıza ihtiyacımız olacak. Örgütlenin, çünkü tüm gücünüze ihtiyacımız olacak. Harekete geçin, çünkü coşkunuza ihtiyacımız olacak!”[57] sözlerini tutkulu sevdalarınızla yaşama geçirin…

Öyleyse son sözümü(zü) Vedat Türkali’ye bırakarak noktalayayım diyeceklerimi:

“Yunan Mitolojisi’nde yarı tanrı Herakles, gücünü bastığı topraktan aldığını anladığı yenilmez sanılan devi, ayaklarını yerden keserek yenmiştir. Komünistler de ayaklarını sağlam toprağa bastıkları, yani emekçi yığınlarından kopmadıkları süre yenilmeyeceklerdir.”

“En temel görevimiz bu devletin gerçek bir halk devleti biçimine gelmesi için elimizden geleni yapmaktır. Elimizden geleni de yapacağız. Kazanacağız dayanışmayla, sevgiyle ve birbirimize güvenerek. Mutlaka kazanacağız, çünkü halkların kazanmaktan başka çaresi yok.”

9 Nisan 2026 19:05:54, Muğla.

N O T L A R

[1] 12 Nisan 2026’da Özgür Üniversite Hareketi’nin Antalya’da, “1 Mayıs’a Giderken, 68’in Mirasıyla Sözümüzü Büyütmek İçin Buluşuyoruz” başlıklı etkinlikteki konuşma… Kaldıraç Dergisi, No:299, Haziran 2026…

[2] André Gide.

[3] Albert Caraco, Kaos’un Kutsal Kitabı, çev: Işık Ergüden, Versus Yay., 2007, s.36.

[4] Roger Garaudy, Hatıralar, Yüzyılımızda Yalnız Yolculuğum, çev: Cemal Aydın, Timaş Yay., 2023, s.327.

[5] Zygmunt Bauman, Siyaset Arayışı, çev: Tuncay Birkan, Metis Yay., 2000, s.23.

[6] Darian Leader, Kesinlikle Bipolar, çev: Ferhat Jak İçöz, Aletheia Kitap, 2018.

[7] John Steinbeck, Gazap Üzümleri, çev: Rasih Güran, İletişim Yay., 2022.

[8] Mario Levi, Lunapark Kapandı, Doğan Kitap, 2005, s.8.

[9] John Berger, Hoşbeş, çev: Aslı Biçen, Beril Eyüboğlu, Oğuz Tecimen, Metis Yay., 2016, s.17.

[10] Bkz: i) Temel Demirer, “11 Tez’in Dayanışmacı Eğitimi Neden Gerekli?”, Rojnameya Newroz, Yıl:5, No:186, 14 Eylül 2011; Rojnameya Newroz, Yıl:5, No:187, 21 Eylül 2011… ii) Temel Demirer, “İktidar, Eğitim, Üniversiteler ve Gençlik”, Kaldıraç Dergisi, No:185, Aralık 2016… iii) Sibel Özbudun-Temel Demirer, “Üniversite ve Gençlik”, Yeniden Don Quichotte, No:1, Ekim 2011… iv) Temel Demirer, “Barış İçin Akademi (mi?)”, Rojnameya Newroz, Aralık 2015… https://temeldemirer.blogspot.com/2015/11/baris-icin-akademi-mi.html v) Temel Demirer, “Kapitalist İktidarın Eğitim(sizliğ)i ve Coğrafyamız”, Rojnameya Newroz, Aralık 2017… https://temeldemirer.blogspot.com/2017/12/kapitalist-iktidarin-egitimsizligi-ve.html vi) Temel Demirer, “Bugün(ümüz)de Entelektüel, Eğitim, Akademi”, Arasöz Dergisi, Mayıs 2016… https://temeldemirer.blogspot.com/2016/05/bugunumuzde-entelektuel-egitim-akademi.html

[11] Mustafa Kömüş, “Rejime Özgü Eğitim”, Birgün, 2 Ocak 2025, s.3.

[12] Feray Aytekin Aydoğan, “Rejime Uygun Eğitimin İnşası”, Birgün, 23 Şubat 2025, s.16.

[13] Khaled Hosseini, Uçurtma Avcısı, çev: Püren Özgören, Everest Yay., 2016.

[14] Paulo Freire, Kültür İşçileri Olarak Öğretmenler-Öğretmeye Cesaret Edenlere Mektuplar, çev: Çağdaş Sümer, Yordam Kitap Yay., 2019, s.100.

[15] Afşar Timuçin, “Önce Bilincimizden Sorumluyuz”, Cumhuriyet, 27 Ocak 2019, s.2.

[16] Mustafa Kömüş, “Bilgisiz Nesil”, 12 Eylül 2024, s.7.

[17] Deniz Güngör, “İlk Dersimiz Türk-İslâm”, Birgün, 8 Eylül 2024, s.15.

[18] Aytunç Ürkmez, “Dini Eğitim Sistemleştiriliyor!”, Cumhuriyet, 27 Nisan 2024, s.6.

[19] Mustafa Bildircin, “78 Üniversite Bir Diyanet Etmedi”, Birgün, 22 Ekim 2024, s.9.

[20] Mustafa Bildircin, “Yatırımlardan İmam Hatip Çıktı”, Birgün, 17 Ocak 2025, s.8.

[21] Mustafa Bildircin, “Varsa Yoksa Dini Eğitime Destek”, Birgün, 15 Temmuz 2024, s.9.

[22] Sultan Uçar, “YÖK ve Diyanet Altın Saçacak!”, Birgün, 21 Şubat 2025, s.6.

[23] İsmail Arı, “Gericiler Okullarda Kol Geziyor!”, Birgün, 24 Aralık 2024, s.8.

[24] Deniz Güngör, “… ‘Sınıf’ Adı Altında Mescit Açtılar”, Birgün, 17 Temmuz 2024, s.9.

[25] “Gericiler Durmuyor”, Birgün, 22 Aralık 2024, s.15.

[26] Feray Aytekin Aydoğan, “MEB Özel Okul Açıyor”, Birgün, 17 Ekim 2024, s.8.

[27] Mustafa Bildircin, “Eşitsizlik Bakanlığı”, Birgün, 15 Şubat 2025, s.9.

[28] Mustafa Kömüş, “Akademik Eğitime Tırpan”, Birgün, 13 Ocak 2025, s.8.

[29] Mustafa M. Bildircin, “Zengin Eğitime Yoksuldan 20 Kat Daha Fazla Harcıyor”, Birgün, 13 Aralık 2020, s.6.

[30] Mustafa Kömüş, “Bir Nesil Kaybediliyor”, Birgün, 2 Ekim 2025, s.2.

[31] Bilge Su Yıldırım, “Her 7 öğrenciden Biri Okulda Değil”, 28 Eylül 2025, s.5.

[32] Figen Atalay, “Bu Çocuklar Nerede?”, 15 Ağustos 2023, s.6.

[33] Mustafa Mert Bildircin, “… ‘Eğitimi Terk’te Yine Zirvedeyiz”, Birgün, 16 Kasım 2019, s.6.

[34] “Eğitimden Kopuş Derinleşiyor”, Birgün, 19 Temmuz 2025, s.14

[35] Umut Can Fırtına, “Akademi En Dipte”, Birgün, 27 Mayıs 2022, s.6.

[36] Mustafa Bildircin, “10 Profesörden Sadece 3’ü Kadın”, Birgün, 2 Mayıs 2023, s.10.

[37] Namık Alkan, “Esergül Balcı: Ülkede Eğitim Tarikatların Kıskacında”, Birgün, 21 Ekim 2019, s.13.

[38] İsmail Arı, “MEB, Bakanlığı Dolandırmış!”, Birgün, 29 Eylül 2024, s.15.

[39] Orhan Bursalı, “Akademik Uyduruk Makalelere Darbe”, Cumhuriyet, 11 Mart 2019, s.6.

[40] Zehra Özdilek, “Rektör Eşinin Yolluk Ücretini Üniversiteye Karşılattı”, Cumhuriyet, 1 Eylül 2021, s.6.

[41] “Boğaziçi Yönetimi Mükerrer Oyla Temsilci Seçti”, Cumhuriyet, 24 Haziran 2021, s.9.

[42] Deniz Güngör, “Üniversite Hukuk Tanımıyor”, Birgün, 5 Kasım 2025, s.8.

[43] Mustafa Kömüş, Düşük Bütçenin Zararı Öğrenciye”, Birgün, 19 Aralık 2021, s.6.

[44] “Üstün Ergüder Okula Alınmadı”, Cumhuriyet, 23 Nisan 2024, s.10.

[45] Berfin Önel, “Tarih Boyunca Öğrenci Hareketleri”, 1 Eylül 2024… https://www.soylentidergi.com/tarih-boyunca-ogrenci-hareketleri/

[46] Bkz: i) Temel Demirer, “Yeni(den) ‘68’i Anımsa(yalım)”, Kaldıraç Dergisi, No: 195, Ekim 2017… ii) Temel Demirer, “Bugünde ‘68/ ‘71’i Anlamak”, Kaldıraç Dergisi, No:238, Mayıs 2021… iii) Temel Demirer, “1968(‘imiz)”, Kaldıraç Dergisi, No:289, Ağustos 2025… iv) Temel Demirer, “68 Hareketi, Mayıs(ımız), Kaypakkaya ve 1971”, Kaldıraç Dergisi, No:203, Haziran 2018… Partizan Dergisi, No:90, Eylül 2018…

[47] Geçerken aktaralım: Metin Oktay Deniz Gezmiş’leri kurtarmak için halktan imza toplayan gönüllü ekibin içindeydi. İmza kampanyası sırasında kendisini duygulandıran bir anısını şöyle anlatır:

“Deniz Gezmişler yaşasın diyerek halktan imza topluyorduk.

Bir ara, yaşlı bir teyze: ‘Güzel evladım, o güzel çocukların kurtulması için ne kadar imza istiyorsan vereyim.’ dedi.

Ağlamamak için kendimi zor tuttum. Yaşlı teyzenin elini öptüm, teyzeciğim senin bir imzan bile dünyaya bedel, dedim. O gün Denizleri kurtaramadık ama, o her imza birer Deniz Gezmiş’ti…”

[48] Bkz: i) Temel Demirer, “… ‘YÖK’süz Yeni ‘Alternatif Eğitim(imiz)’ İçin”, Kaldıraç Dergisi, No:115, Kasım 2010… ii) Temel Demirer, “ Eğitim, Üniversite, YÖK mü Dediniz?!”, 6 Ekim 2008… https://temeldemirer.blogspot.com/2012/04/egitim-universite-yok-mu-dediniz.html

[49] Özdemir İnce, “Okul, Eğitim ve Öğretim”, Cumhuriyet, 2 Kasım 2021, s.3.

[50] YÖK, AKP’li Rektör Melih Bulu’nun Boğaziçi’ne atanmasının ardından açılan hukuk ve iletişim fakültelerinin kuruluş sürecindeki skandalı itiraf etti. Durum, Erdoğan’ın akademiye müdahalesini ortaya koydu. Söz konusu fakültelerin kuruluşuna ilişkin karar, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından 5 Şubat’ta imzalandı. Karar, 6 Şubat’ta Resmi Gazete’de yayımlandı. Ancak YÖK’ün, iki yeni fakülte açılmasına ilişkin teklifini, 24 Şubat’ta yapılan genel kurulda görüşerek “uygundur” yazısını Cumhurbaşkanlığı’na gönderdiği anlaşıldı. Saray’ın hızına yetişemeyen YÖK, kuruldukları duyurulan iki fakülteye yönelik kararı 19 gün sonra aldı. (Erdem Sevgi, “Boğaziçi’nde İki Fakülte YÖK Kararı Beklenmeden Kuruldu”, Cumhuriyet, 26 Haziran 2021, s.4.)

[51] Şükrü Aslan, “Yarım Yüzyılda Üniversiteler ve YÖK”, Birgün, 5 Kasım 2025, s.8.

[52] “YÖK’ün 44’üncü Kuruluş Yıl Dönümü: 12 Eylül’ü Aratıyor”, Birgün, 6 Kasım 2025, s.9.

[53] Bkz: i) Temel Demirer, “İsyan Sancağını Yükseltenlerin Kuşağındandır Gençlik!”, Kaldıraç Dergisi, No:233, Aralık 2020… ii) Temel Demirer, “Genç Olmak Hâli ve Sorumlulukları”, Gelecek Gazetesi (Kıbrıs), Yıl:2, No:50, 1 Temmuz 2012… iii) Temel Demirer, “70’lerden Kalan”, Kaldıraç Dergisi, No:102, Temmuz-Ağustos 2009… iv) Temel Demirer, “Devrimci Gençliğin Anti-Emperyalist Mücadelesi: Tarihimiz ve Filistin”, Kaldıraç Dergisi, No:276, Temmuz 2024… v) Temel Demirer, “Merhaba Genç(lik) İsyan(ı)?”, Rojnameya Newroz, Yıl:5, No:176, 8 Haziran 2011; Yıl:5, No:177, 15 Haziran 2011; Yıl:5, No:178, 29 Haziran 2011… vi) Temel Demirer, “Hayat ve Sanat = Gençlik ve Mücadele”, Kaldıraç Dergisi, No:182, Eylül 2016… vii) Temel Demirer, “Öğrenci Hareketinin Toplumsal Mücadeledeki Yeri ve Rolü”, Kaldıraç Dergisi, No:192, Temmuz 2017… viii) Temel Demirer, “Aşk Olsun Size Vazgeçmeyen Çocuklar”, Kaldıraç Dergisi, No:292, Kasım 2025… ix) Temel Demirer, “Öğrenci Hareketinin Toplumsal Mücadeledeki Yeri ve Rolü”, Kaldıraç Dergisi, No:192, Temmuz 2017…

[54] V. İ. Lenin, Ne Yapmalı? Hareketimizin Canalıcı Sorunları, çev: Muzaffer Erdost, Sol Yay., 1968.

[55] David Kessler, Anlam Bulmak, çev: Aycan Başoğlu, Sahi Kitap, 2024.

[56] John Steinbeck, Fareler ve İnsanlar, çev: Ayşegül Çetin Tekçe, Remzi Kitapevi, 2007.

[57] Antonio Gramsci, aktaran: Franco Lombardi, Antonio Gramsci’nin Marksist Pedagojisi, çev: Başak Ekmen-Sibel Özbudun, Ütopya Yay., 2000.

 

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER