Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir




Mekin ŞAHİN
Mekin ŞAHİN

Uy havar! CHP’nin önündeki tarihsel sınav

Ahmed Arif’in “Uy Havar!” çığlığı yalnızca bir aşkın değil, aynı zamanda zor zamanlarda insanın insana seslenişinin ifadesidir. Bugün bu seslenişi Ortadoğu’nun savaş meydanlarından, Afrika’nın açlıkla mücadele eden coğrafyalarından, Avrupa’nın göç yollarından ve Anadolu’nun geçim sıkıntısı içindeki kentlerinden duymak mümkündür. “Uy Havar!” çığlığı bugün yalnızca savaşların, yoksulluğun ve adaletsizliğin ortasında kalan halkların değil; kendi iç çekişmeleri arasında sıkışan siyasetin de çığlığıdır.

Cumhuriyet Halk Partisi son aylarda Türkiye’nin sorunlarını konuşmak yerine kendi içindeki kurultay tartışmaları, mahkeme süreçleri ve makam mücadeleleriyle gündeme gelmektedir.

Parti tabanının önemli bir bölümü geçim sıkıntısı yaşayan emeklinin, iş bulamayan gencin, toprağını terk etmek zorunda kalan çiftçinin sorunlarının konuşulmasını beklerken, CHP yönetici kadrolarının önemli bir kısmı koltuk savaşlarının tarafı haline gelmiştir.

Demokrasinin temel ilkesi açıktır: Makamlar kişilerin değil kurumlarındır. Görevler ise sahip olunan ayrıcalıklar değil, taşınması gereken sorumluluklardır. Bu nedenle bir mahkeme kararı ortaya çıktığında, kararı beğenmek ya da beğenmemek ayrı bir mesele; hukuk devletinin gereklerine uygun davranmak ayrı bir meseledir.

İnsanlık ilerlediğini iddia ediyor. Yapay zekâdan, uzay teknolojilerinden, dijital devrimden söz ediyoruz. Ancak milyonlarca insan hâlâ “İmdat!”, “Yardım edin!”, “Uy Havar!” diye haykırıyor. Ne yazık ki bu çığlıklara kulak verenlerin sayısı her geçen gün azalıyor.

Türkiye de bu büyük küresel tablonun dışında değildir. Özellikle 12 Eylül askeri darbesinin siyasal ve toplumsal mirası bugün daha net görülmektedir. Darbenin yalnızca siyasi partileri kapatmadığı, yalnızca insanları cezaevlerine doldurmadığı artık daha iyi anlaşılmaktadır. Asıl yıkım, sorgulayan yurttaş kültürünün yerine itaat eden birey kültürünü yerleştirmesinde yaşanmıştır.

Bugün siyaset kurumunda karşılaştığımız birçok sorunun kökeninde bu bulunmaktadır. Araştırmayan, üretmeyen, düşünmeyen; yalnızca günü kurtarmaya çalışan bir siyaset anlayışı ülkenin her alanında etkisini göstermektedir.

Son on beş gündür CHP içerisinde yaşanan gelişmeler de bu gerçeği yeniden ortaya çıkarmıştır. Kurultay tartışmaları, mahkeme süreçleri, karşılıklı açıklamalar ve hizipleşmeler; Türkiye’nin birinci partisinin enerjisini iktidar mücadelesinden çok kendi iç hesaplaşmalarına yönlendirmektedir.

Eğer bir makamın kazanılma biçimi yargının incelemesine konu olmuş ve mahkeme farklı bir değerlendirme yapmışsa, demokratik olgunluğun gereği kurumu korumak ve sürecin sağlıklı işlemesini sağlamaktır. Ancak son günlerde CHP içinde ortaya çıkan tablo tam tersini göstermektedir. Bazı siyasetçiler, partinin tarihini ve kurumsal kimliğini korumaktan çok kendi siyasi geleceklerini koruma refleksiyle hareket etmektedir.

Söylemlerde öfke, kutuplaşma ve karşılıklı suçlamalar öne çıkarken; parti kültürü, örgüt disiplini ve siyasi nezaket geri plana düşmektedir.

Daha da düşündürücü olan ise, yıllarca hukukun üstünlüğünü savunduğunu söyleyen bazı çevrelerin, mahkeme kararları kendi beklentilerine uygun olmadığında kendi dışında, kendine destek vermeyen herkesi ve her şeyi sorgulamaya başlamasıdır.

Oysa CHP’nin tarihsel misyonu kişisel kariyer mücadelelerinin çok ötesindedir. CHP’nin tarihi incelendiğinde, partinin en güçlü olduğu dönemlerin liderlerin değil ilkelerin öne çıktığı dönemler olduğu görülür. Cumhuriyet’i kuran kadrolar kişileri değil kurumları esas almıştır. Çünkü bilirlerdi ki kişi geçicidir, kurum kalıcıdır.

Bugün yaşanan tartışmaların en büyük zararı da burada ortaya çıkmaktadır.

Cumhuriyet Halk Partisi, bir seçim organizasyonu değil; Anadolu’nun işgal koşullarından çıkardığı bağımsızlık iradesinin siyasal mirasıdır. Bu nedenle CHP içerisinde yaşanan her kriz yalnızca parti üyelerini değil, Cumhuriyet fikrine gönül vermiş milyonları da ilgilendirmektedir.

Bugün parti içerisinde farklı görüşler olabilir. Farklı adaylar çıkabilir. Farklı siyasal yöntemler savunulabilir. Bunlar demokrasinin doğal sonucudur. Ancak siyasi rekabetin kişisel hesaplaşmaya dönüşmesi, partinin tarihsel hafızasını zedelemektedir.

Parti içindeki her sert açıklama, her ayrıştırıcı söylem, her karşılıklı suçlama yalnızca rakiplere değil; CHP’nin kurumsal itibarına zarar vermektedir.

Türkiye’nin ana muhalefet partisinin kendi içinde bir meşruiyet tartışması yaşaması, iktidara alternatif olma iddiasını da zayıflatmaktadır.

Tarih bize önemli bir ders vermektedir:

Güçlü olanın yanında duranlar her dönemde olmuştur. Sarayların çevresinde dolaşanlar da olmuştur, halkın yanında duranlar da. Devlet imkânlarına yaslanarak siyaset yapanlar da çıkmıştır, bedel ödeyerek siyaset yapanlar da.

Osmanlı’nın son dönemlerinden Cumhuriyet’in kuruluşuna kadar uzanan süreç incelendiğinde, dış güçlere yaslanarak iktidar arayanların hiçbir zaman kalıcı başarı elde edemediği görülmektedir. Buna karşılık Anadolu’nun gerçeklerinden güç alan hareketler tarihte iz bırakmıştır.

Bu nedenle Türkiye siyaseti bugün de çözümü Washington’da, Londra’da ya da başka başkentlerde değil; Ankara’da, Diyarbakır’da, İzmir’de, Trabzon’da, Adana’da ve Anadolu’nun her köşesinde aramalıdır.

CHP’nin önündeki temel mesele de budur. Koltuklar gelip geçicidir.

Makamlar gelip geçicidir.

Siyasi kariyerler gelip geçicidir.

Kalıcı olan, Cumhuriyet’e ve demokrasiye bırakılan mirastır. Bugün ihtiyaç duyulan şey; öfke değil sağduyu, hizipçilik değil birlik, kişisel hesaplar değil kurumsal akıldır.

Parti, kişilerin egosuyla değil sokakta ki halka vereceğin mesaj ve çözümle güçlenebilir. Sosyal medya savaşlarıyla değil, toplumun güvenini kazanarak iktidar alternatifi olabilir. Bugün Türkiye halkının korkuya değil umuda ihtiyacı vardır.

İşsiz gençlerin umuda ihtiyacı vardır. Emeklilerin umuda ihtiyacı vardır.

Üreten çiftçinin, alın teriyle yaşayan işçinin umuda ihtiyacı vardır. Siyasetin görevi bu umudu yaratarak halkı örgütlemektir.

Ahmed Arif’in yıllar önceki çağrısı bugün hâlâ günceldir: “Ve uzat; uzattığımız elimize elini…” Türkiye’nin ihtiyacı birbirine yumruk gösteren değil, birbirine el uzatan siyasetçilerdir. CHP dahil bütün siyasi aktörler, kişisel hesaplarını bir kenara bırakıp ülkenin geleceğine yönelmelidir.

Aksi halde kazanan hiçbir taraf olmayacak; kaybeden ise Türkiye’nin değişim umudu olacaktır. Ülkesi ve halkı için taşın altına elini sokmayanın; geleceğe dair sözü olamaz. Tarihte adı geçenler hainler ya da ülkesi ve halkı adına direnenlerdir!

Yaşam bize daima halkı ve ülkesi adına direnenlerden etsin!

12 Eylül cuntası öyle bir kötülük yaptı ki; umuda sevdası adına seve, seve ölüme göğsünü açanlar yerine, korkuya teslim olan güçlüye boyun eğenler ordusu yarattı.

Öyle bir kötülük yaptı ki; özgürleşmeyi ihanete boğdururken, ihanet etmeyi özgür kıldı. Ve cumhuriyet felsefesinin yetiştirdiği genç kuşağı, özgürlüğü bayraklaştıran demokrasi kuşağını yerle bir etti. Siyaset teslim alındı. Siyaset körleştirildi.

Siyaset hükümet olmak için, Amerika ve İngiltere yollarını aşındırır hale getirildi. Bilgi çağın da …..

Yoğurdun kaymağı leziz. Ama o lezizlik tıkanan damarlarda kalbi yenik düşürür. O kalbi taşıyan insanın yaşamasına son verir. Ya da ayakta nefes alamayacak kadar çaresiz bırakır… O insan eskisi olamaz!

Eğer bir ülke de açlar, yoksullar, işsizler ve aydınlar korkuya teslim olursa o ülkede yaşama adına hiçbir şeyin tadı tuzu kalmaz. Ne tanrının sunacağı cennet ne de yeryüzü tanrılarının ağza çaldığı bir parmak bal huzuru güvence altına almaz. Artı o ülke de her şey, her değer teker, teker yiter; gün gelir o ülkenin bağımsızlığı başka ülkelerin eline düşer.

O nedenle siyaset dünyasında yoğurdun kaymağına aldanmayın.

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER