Dünya kaynaklarının en zengin coğrafyası olarak kabul edilen eski İpek Yolu havzası, tarih boyunca küresel güç mücadelelerinin merkezinde yer aldı. Bu coğrafyada etkili ilişki ve güç ağı kuramayan hiçbir devlet, dünya liderliği iddiasını kalıcı biçimde sürdüremedi.
Yer altı ve yer üstü kaynakları, genç iş gücü, jeopolitik konumu, enerji rezervleri ve enerji dağıtım güzergâhları bu bölgede bulunmaktadır. Eski İpek Yolu coğrafyası kimi zaman özgür halkların yurdu, kimi zaman krallıkların, sultanlıkların ve emperyal güçlerin sömürgesi olmuştur.
Makedonya’dan başlayıp Anadolu, Ortadoğu, Orta Asya, Kuzey Afrika, Afganistan, Pakistan, Hindistan ve Çin’e kadar uzanan bu geniş coğrafya insanlık tarihinin en önemli geçiş güzergâhlarından biridir.
İskenderun, Lazkiye ve Basra körfezleri bu bölgenin stratejik merkezleri arasında yer alır. Anadolu ise üç tarafının denizlerle çevrili olması ve bu körfezlere yakınlığı nedeniyle jeopolitik açıdan özel bir konuma sahiptir.
Yüzyıla “bilgi çağı” denmesinin nedeni, bilgi ve teknolojinin birbirini besleyerek olağanüstü bir hızla gelişmesidir. Teknolojinin gelişmesi enerjiye olan bağımlılığı artırmış, enerji kaynakları ve enerji nakil hatlarının kontrolü küresel rekabetin temel unsuru hâline gelmiştir.
Bugün insanlık, demokrasi ve özgürlük söylemlerinin yoğun biçimde kullanıldığı bir dönemde yaşamaktadır. Buna rağmen söz konusu coğrafyalarda bitmeyen savaşların temel nedenlerinden biri enerji kaynakları üzerindeki mücadeledir:
Petrol Su
Elektrik ve enerji altyapıları
Dünyadaki birçok halkın tarihsel mitleri ve kolektif hafızaları vardır. Kıbrıs Rumlarının, Yunanların ve Yahudilerin de kendi tarihsel anlatıları bulunmaktadır.
İsrail devletinin kuruluşunu etkileyen önemli tarihsel unsurlardan biri, Yahudi inancında yer alan “vaat edilmiş topraklar” düşüncesidir. Bu kavram tarih boyunca farklı biçimlerde yorumlanmış, sınırları konusunda çeşitli görüşler ortaya atılmıştır.
1948 yılında İsrail Devleti’nin kurulmasıyla birlikte Ortadoğu’da yeni bir dönem başlamıştır. Soğuk Savaş yıllarında hem kapitalist blok hem de sosyalist blok bölge üzerinde nüfuz kurmaya çalışmış, ancak eski İpek Yolu coğrafyası hiçbir zaman tek bir gücün tam kontrolüne girmemiştir.
1945 sonrasında başlayan yeni küresel düzen, bölgeyi sürekli rekabet alanı hâline getirmiştir. Sovyetler Birliği ile ABD arasındaki mücadele, onlarca yıl boyunca farklı ülkelerde vekâlet savaşları şeklinde sürmüştür.
Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte dünya siyasetinde yeni dengeler ortaya çıktı. ABD küresel etkisini genişletmeye çalışırken Rusya yeniden toparlanma sürecine girdi. Aynı dönemde Çin ekonomik yükselişini hızlandırarak küresel güç merkezlerinden biri hâline geldi.
Afganistan, Irak, Suriye, Libya, Gazze, İran ve diğer birçok ülkede yaşanan gelişmeler; enerji, ticaret yolları, güvenlik politikaları ve bölgesel nüfuz mücadeleleriyle doğrudan ilişkilidir.
Bugün Gazze’de yaşanan trajedi, Suriye’nin parçalanmış yapısı, Lübnan’ın içinde bulunduğu kriz ve İran’a yönelik baskılar; bölgedeki güç mücadelesinin farklı yansımaları olarak görülmektedir.
Birçok ülkede etnik ve mezhepsel ayrımların derinleştirilmesi, dış müdahaleleri kolaylaştıran unsurlar hâline gelmiştir. Bu nedenle bölge halklarının ortak çıkarlar temelinde hareket etmesi her zamankinden daha önemli görünmektedir.
Türkiye açısından bakıldığında, ulusal çıkarların korunması ve bölgesel istikrarın sağlanması temel öncelik olmalıdır. Siyasi görüş farklılıklarına rağmen, ülkenin güvenliği ve geleceği söz konusu olduğunda ortak akıl geliştirilmelidir.
Türkiye; Mezopotamya, Ortadoğu ve çevre ülkelerle ekonomik, siyasi ve diplomatik ilişkilerini güçlendirmeli, çatışma yerine iş birliğini esas alan bölgesel girişimlere öncülük etmelidir.
Bu coğrafya yalnızca savaşların değil; insanlık tarihinin, kültürlerin ve medeniyetlerin de beşiğidir.
Türkler, Araplar, Kürtler, Farslar, Yahudiler ve diğer halklar yüzyıllar boyunca bu topraklarda birlikte yaşamıştır.
Barışın, adaletin ve karşılıklı saygının hâkim olduğu bir Ortadoğu mümkündür. Kalıcı çözüm; halkların birbirine düşman edilmesinde değil, ortak geleceğin birlikte kurulmasındadır.
İşte o zaman, savaşların ve yıkımın yerini kardeşlik ve barış alacaktır.






























