Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir




Mekin ŞAHİN
Mekin ŞAHİN

Suyun akışı ve siyasetin ahlakı: türkiye’nin çıkış rotası üzerine 

“Sular yükselince balıklar karıncaları yer, sular çekilince karıncalar balıkları yer.” Bu söz, yalnızca doğanın döngüsünü değil; gücün, iktidarın ve üstünlüğün geçiciliğini anlatan derin bir siyasal gerçeği de içinde taşır. Tarih boyunca hiçbir güç kalıcı olmamış, hiçbir üstünlük ebedi sürmemiştir. Dengeleri belirleyen şey, çoğu zaman aktörlerin kendileri değil, içinde bulundukları koşullar—yani “suyun akışı” olmuştur.

Bugün Türkiye’nin içinde bulunduğu durum da tam olarak böyle bir akışın ortasında şekilleniyor. Uzun süredir karanlık bir dehlizde ilerleyen ülke, yönünü tayin etmekte zorlanıyor. Bu belirsizliğin temelinde yalnızca dış etkenler değil, aynı zamanda içerdeki yönetim zafiyetleri, strateji eksikliği ve günü kurtarmaya dönük politik refleksler yatıyor. Rotasını kaybetmiş bir kaptanın yönetimindeki gemi gibi, Türkiye de bir sağa bir sola savruluyor; ancak ilerleme kaydedemiyor.

Bu tablo, yalnızca mevcut iktidarın değil; muhalefetin de ciddi bir sınavdan geçtiğini gösteriyor. Özellikle ana muhalefet partisi olan CHP’nin son dönemdeki görüntüsü, toplumda hayal kırıklığı yaratıyor. Tarihsel olarak kurumsal kimliği, disiplin anlayışı ve etik çizgisiyle öne çıkan bir yapının; bugün yolsuzluk iddiaları, kişisel hesaplaşmalar ve iç çekişmelerle anılması, yalnızca partiyi değil, temsil ettiği toplumsal umudu da zedeliyor.

Geçmişte, şaibeli bir ismin parti içinde barınması bile mümkün değilken; bugün aynı kişilerin kamuoyunda rahatça dolaşabilmesi, hatta yeniden görev talep edebilmesi, siyasetin etik zeminindeki erozyonu açıkça ortaya koyuyor.

Daha da önemlisi, bu durumun parti yönetimi tarafından yeterince güçlü bir şekilde karşılanmaması, halkla siyaset arasındaki güven bağını koparma noktasına getiriyor.  Oysa siyaset, yalnızca güç kazanma ya da koruma aracı değildir.

Siyaset, toplumun iradesini örgütleme, yön verme ve geleceği inşa etme sorumluluğudur. Bu sorumluluk, kişisel hırsların, feodal alışkanlıkların ve dar grup çıkarlarının üzerinde tutulmadıkça; hiçbir parti gerçek anlamda halkın temsilcisi olamaz.

Türkiye’de siyasetin önemli bir sorunu da tam burada başlıyor: Feodal refleksler. Liyakat yerine sadakat, ilke yerine bağlılık, program yerine kişiler üzerinden yürüyen siyaset anlayışı; yalnızca partileri değil, ülkenin tamamını tıkanma noktasına getiriyor.

Bu yapı değişmediği sürece, “çıkış yolu” olarak sunulan her alternatif, aslında yeni bir çıkmazın başlangıcı olmaya mahkûm kalıyor.

Toplum ise bu döngünün farkında. Tepkisel reflekslerle, anlık çıkışlarla ya da sloganlarla artık ikna olmuyor. Halkın gündemi; geçim derdi, adalet arayışı, güvenlik kaygısı ve gelecek umudu üzerine kurulu. Ancak siyaset, bu gerçek gündemden uzaklaştıkça; toplumla arasındaki mesafe büyüyor. Bir süre sonra da bu kopuş, siyasete olan inancı zayıflatıyor.

Tam da bu noktada, “suyun akışı” yeniden devreye giriyor.

Bugün güçlü görünenler, yarın zayıflayabilir. Bugün etkisiz görülenler, yarın belirleyici olabilir. Çünkü belirleyici olan bireyler değil, koşulların kendisidir. Ve o koşulları değiştirecek olan tek güç, örgütlü halk iradesidir.

Doğal afetler—depremler, seller, yangınlar—insan iradesinin dışında gelişir. Ancak bu afetlerin yıkıcı etkilerini azaltmak ya da yok etmek, tamamen insanın ve toplumun hazırlığına bağlıdır.

Aynı durum siyaset için de geçerlidir. Demokratik olmayan sistemler, halkın iradesini dışlayarak kendi düzenlerini kurar. Fakat örgütlü bir toplum, bu düzeni değiştirme gücüne sahiptir.

Bu nedenle Türkiye’nin en temel ihtiyacı, yalnızca bir lider değil; halkın iradesini gerçek anlamda temsil edecek, onu örgütleyecek ve yönetecek bir siyasal anlayıştır. Bu anlayış; etik temelli, şeffaf, hesap verebilir ve halkla doğrudan bağ kuran bir yapı üzerine inşa edilmelidir.

Bir parti, ancak bu niteliklere sahipse “araç” olmaktan çıkıp “taşıyıcı güç” haline gelir.

Aksi halde, kişisel hesapların, günübirlik tepkilerin ve iç çekişmelerin sahnesi olmaktan öteye gidemez.

Çok karmaşık gözüken insan yaşamının, üç temel dayanağını bütün çıplağıyla gösteren hizmet sunmak olmalıdır. Teferruatla kendi çözümsüzlüğünü halka sunmaktan vazgeçmelidir. Çok uzunca zaman siyaset bu alışkanlığını bıraktı. Sadece ülkemiz de değil, dünya genelin de bu kopukluk yaşanıyor. Bu durum bir şey ifade ediyor, etmelidir de. Sistem tıkandı. Sistem kendini yenilemiyor, yenileyecek ortamı bulamıyor.

Pazarların yeniden paylaşımı, özel çıkartılan bölgesel savaşlar, soğuk savaş iki yüzlülüğü için de küreselleşme ve bütünleşme yöntemiyle pazarların kontrol altına alınması……

Bu sonuçlar yirminci yüzyılın sistemi hayatta tutma yönetimleriydi.

Bir şey gözden kaçtı.

Bilimin hızlı gelişimi ve teknolojiyi bu gelişime paralel etkilemesi ve geliştirmesi oldu.

Bu iki özelliğin gücünü, sosyalist bloku parçalamakta kullandılar ama bu silahın kendilerini de tehlikeye sürükleyeceğini, sistemlerini tıkayacağını hesaplayamadılar. Ne yaparsa yapsınlar sermayenin yeniden ve sürekli dönüşümü tıkanmıştır.

Sonuç olarak, Türkiye bir yol ayrımındadır.

Ya mevcut alışkanlıkların, feodal reflekslerin ve etik erozyonun sürüklendiği bir akışta savrulmaya devam edecek; ya da halkın iradesini merkeze alan yeni bir siyasal yönelimle kendi rotasını çizecektir.

Unutulmamalıdır ki: Suyun akışı değiştiğinde, dengeler de değişir.

Ve o gün geldiğinde, bugün gücüne güvenenler değil; ilkesine, ahlakına ve halka yaslananlar ayakta kalır.

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER