Siyaset ve Politika ayırımına dikkat çektiğim yazıdan sonra, şimdi de ekonomi ve politika arasındaki derin ilişkiye değineceğim.
Yani Ekonomi Politik ne zaman Ekonomi Politikaları’na dönüşmüş ya da ‘siyaset’ ekonomiye nasıl ve nerede müdahale etmek gereği duymuştur türü soruları yanıtlamaya çalışacağım.
Örneğin ‘Devlet’in ekonomiye ‘müdahale’sinin meşruiyetinin kaynağı nedir? Yani devlet sadece ‘meşru şiddet’ tekeli midir?
Ve yine, örneğin ‘Devletçilik’ ne demektir, ‘Kamuculuk’tan bir farkı var mıdır ya da Özelleştirmenin karşıtı Devletleştirme midir yoksa Ulusallaştırma mıdır türü tonlarca soru sorulabilir?
Sizi temin ederim bu ve benzeri sorulara yanıt verebilecek ‘ekonomist’ sayısı bir elin parmaklarını geçmez.
Burada lafı uzatmadan ‘Siyaset’in değil ama ‘Politika’nın bizzat kendisi olan ve onun belli bir düzeyde ‘somutlaşması’ndan başka bir şey olmayan ‘Devlet’in, ne gökten zembille indiğini ve ne de topluma karşı ‘tarafsız ve bağımsız’ kaldığının altını çizelim.
Örneğin Devlet’le ilgili olarak ‘Devlet Baba’ edebiyatına inananların ‘politika’ değil, ancak ve sadece ‘siyaset’ sularında kürek çektikleri söylenebilir.
Yani Devlet yönetimine geldiklerinde, bir yandan işçi ücretleri ve maaşları iyileştirecek ve öte yandan ulusal paranın değerini gözeten bir ‘para politikası’ izlemenin yeterli ve gerekli olduğuyla yetinecek olanlardır.
‘Üretim’i artıracağız, ‘ihracatı’ çoğaltacağız, zenginliği paylaşacağız gibi ‘Siyasal’ sloganlarla hem kendilerini ve hem de seçmenlerini oyalayabilirler.
Oysa ‘Üretim’, sadece ekonomik değil ama toplumsal bir ‘Tarz’, bir ‘Biçim’, bir ‘Form’dur.
Onunla ilgili bir ‘iyileştirme’, bir ‘gelişme’ yapılacaksa önce onun ‘biçim’inin değiştirilmesi gerekmektedir. Ki buna ‘Düzen değişikliği’ denilmektedir.
Bu da sadece ‘üretim’ değil ama ‘yeniden üretim’ sürecinin de değiştirilmesi demektir. Ancak buraya ara sıra bir ‘sürdürülebilirlik’ palavrası tıkıştırılmaktadır, ki sürdürülebilirlik başka yeniden üretim başka şeylerdir.
Örneğin Hegel’de Devlet, ‘Politik yeniden-üretim’in sonucundan başka bir şey değildir.
Aynı akılyürütmeyle Marx da, üretimin yeniden-üretim süreciyle ‘Sermeye’yi doğurduğu sonucuna varmıştır. Marx bunu ‘sermayenin genel formülü’ olarak adlandırmakta ve böylece deyim yerinde ise bir ‘meta kuram’ kurmuş olmaktadır.
İşte burada Marx’ın Kapital’inin baştan sona bir ‘Ekonomi Politik’ eleştirisi olduğunun; ekonomi politiğin kapitalist üretim ve yeniden üretim sürecini açıklamaya çalıştığının; ‘politik’ bir olgu olarak ‘Devlet’in bu sürece içkin olduğunun altını çizmemiz gerekmektedir.
‘Ekonomi Politik’in ‘Ekonomi Politikaları’na ve giderek İngilizce İkanamik olmasına ve ona ilişkin sözde ‘politika’lar ama özde ‘siyaset’ler türetilmesinin başlangıcı ise Yirminci Yüzyılın başına denk gelmektedir.
Böylece türetilen ‘ekonomi politikaları’ ya da doğru bir tanımlamayla ‘iktisadi siyaset’ler politik ürün olan Devlet’in bağımsız, tarafsız ve tüm toplumdan yana olmak gibi bir nitelik taşıdığı varsayımına dayandırılmış olmaktadır.
Böylece Devletin bizzat ‘Sermaye Devleti’ ya da ‘Sermayedarlar Devleti’ne dönüştürülmüş olduğu görmezden gelinmektedir.
Dikkat edilirse, ‘Finans Kapital’ ve ‘Empetyalizm’ kuramları da bu dönemde kurulmaya başlanmıştır.
Böylece halkçı ekonomi ‘politika’ları da gerçekte ‘sermaye’nin Devleti tarafından uygulamaya konulan sıradan ‘siyaset’ler konumuna dönüştürülmüş olmaktadır.
Bu durumda, Hükümet olmak ya da İktidar olmak, gerçek ‘Halkçı’ politikaları uygulamaya koymak anlamına gelmeyecektir.
Çünkü sorun sadece Hükümet olmak değil ama Devlet’i fethedip onun düzeneğini değiştirmekten geçmektedir.
ÖrneğinTürkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş dönemindeki Devletçi uygulamalar ile, Suzanne de Brunhoff’un dikkat çektiği üzere, Fransa’da 1960/70 yıllarında uygulanan ‘sanayi politikaları’ sıradan ‘siyaset’ler olmanın ötesine geçebilmişlerdir.
Demek ki, yüzeysel ve çapsız ‘siyaset’lerin değil ama gerçek ‘politika’ların uygulanabildiği dönemler de olabilmektedir.
Çok daha önemlisi, günümüz Türkiye’sinde sıfırdan başlamak olanağı da vardır. Çünkü Devlet’in sosyal yanı sıfırlanmıştır.
Olduğu kadarıyla ‘sosyal’ yanı ise, yine yanlış bir tanımlamayla ‘popülizm’ olarak adlandırılmıştır.
Demek ki, bütün bunların bilincinde olan cesur kadroların ödünsüz ‘politika’lar uygulama kararlılığına gereklilik vardır.
Bunun için de, çok gerilere gitmeye gerek yoktur. Devlet Bahçeli, Doğu Perinçek ve Kemal Kılıçdaroğlu’nun sayın Cumhurbaşkanının son on yılda devlet kadrolarına yaptığı tüm atamalar ‘mutlak butlan’ sayılarak başlanabilir.
Gerçek ‘politıka’ işte tam da budur. Aksi halde ‘siyasi’ manevralarla bir arpa boyu bile yol alınamayacaktır.
Yani öncelikle Devlet yeniden kurulabilir. Gerisi ise kendiliğinden gelecektir.






























