Siyasette en çok kullanılan kavramlardan biri “algı”dır sanıyorum… Kimi zaman bir başarısızlığı örtmek için, kimi zaman da bir başarıyı büyütmek için bu sözcüğe başvurulur. Ancak “algı” denildiğinde çoğu zaman kavramın kendisi ile algı yönetimi birbirine karıştırılır. Oysa biri insan belleğinde doğal işleyişine vurgu yaparken, diğeri bu işleyişi belirli bir amaca yönlendirecek biçimde çaba gösterir. Bu ayrımı doğru yapmak, siyasal söylemleri sağlıklı değerlendirebilmenin ilk koşullarından biridir.
Algı, en yalın tanımıyla “insanın dış dünyayı duyuları ile anlayış süreçleri aracılığıyla anlamlandırma” biçimidir. İnsan, gördüğü her şeyi olduğu gibi değil; bilgi birikimi, yaşam deneyimi, değerleri, beklentileri, içinde bulunduğu sosyal çevre üzerinden yorumlar. Aynı olaya tanıklık eden iki kişinin farklı sonuçlara ulaşmasının nedeni de budur. Algı, yalnızca gözle görüleni değil, belleğin onu nasıl işlediğini de kapsar. Bu nedenle bireysel farklılıklar kadar kültürel, toplumsal koşullar da algının oluşumunda belirleyici rol oynar.
***
Sorun da tam da burada aslında… Çünkü “algının doğal oluşumu” ile “algının bilinçli biçimde yönlendirilmesi” aynı şey değildir. Algı yönetimi; bilgi seçimi, gündem belirleme, yineleme, çerçeveleme, duygulara söylemler aracılığıyla insanların olayları belirli bir bakış açısından değerlendirmesini sağlamaya yönelik sistematik bir iletişim çabasıdır. Burada amaç çoğu zaman gerçeği bütünüyle değiştirmek değil, gerçeğin hangi bölümünün görünür olacağını belirlemektir. Bazen bir bilgi gizlenir, bazen önemsiz bir ayrıntı büyütülür, bazen de olayın bağlamı değiştirilerek farklı bir anlam üretilir. Böylece insanların ulaştığı sonuçlar, gerçeklerin tamamından değil, kendilerine sunulan çerçeveden etkilenmeye başlar.
Günümüzün iletişim çağında algı yönetiminin araçları geçmişe göre çok daha çeşitlenmiştir. Geleneksel medya önemli olmakla birlikte, sosyal medya platformları, dijital haber akışları, kısa video içerikleri, yapay zeka destekli görseller, hedef kitleye göre tasarlanan siyasi kampanyalar algının oluşumunda güçlü bir etkiye sahiptir. Üstelik bilgiye erişimin hızlanması, her zaman doğru bilgiye ulaşmayı kolaylaştırmamaktadır. Tersine, bilgi bolluğu içinde seçilmiş, sürekli yinelenen iletiler, insanların olayları sorgulamadan benimsemesine yol açabilmektedir. İletişim biliminde sıkça vurgulandığı gibi, yinelenen bir söylem zamanla doğruluğundan bağımsız olarak güvenilir görünmeye başlayabilir.
***
Toplumcu/ gerçekçi bir siyaset anlayışı ise bu noktadan bambaşka bir yerde durur. Çünkü toplumculuk, toplumsal sorunların yalnızca görünüşüne bağlı kalmaz, onları ortaya çıkaran ekonomik, sosyal, siyasal nedenlere odaklanmayı gerektirir. Gerçekçilik ise hoşumuza giden anlatılara değil, doğrulanabilir olgulara dayanmayı erek sayar. Eğer siyaset yalnızca algı üretmeye indirgenirse, işsizlik yerine işsizlik algısı, yoksulluk yerine yoksulluk söylemi, adalet yerine adalet söylemi tartışılmaya başlanır. Böyle bir ortamda sorunların kendisi değil, sorunların nasıl sunulduğu belirleyici duruma gelir. Bu da kamuoyunun dikkatini çözüm arayışından uzaklaştırarak, gündemin biçim üzerinden şekillenmesine neden olabilir.
Gerçekçi yaklaşım ise farklı bir soru sorar: “Söylenen doğru mu?” Algı odaklı yaklaşım ise çoğu zaman şu soruyla yetinir: “İnsanlar buna inanıyor mu?” Aradaki fark, demokratik toplumların geleceği açısından son derece önemlidir. Çünkü sağlıklı bir kamuoyu, duruşunu kendi çıkarı doğrultusunda yönlendirmemelerle değil, doğrulanabilir bilgilerden oluşturabildiği ölçüde güçlüdür. Toplumun ortak aklı, ancak farklı görüşlerin özgürce tartışıldığı, verilerin saydam biçimde paylaşıldığı, eleştirel düşüncenin özendirildiği ortamlarda gelişebilir.
***
Bu nedenle siyasal söylemleri değerlendirirken yalnızca ne söylendiğine değil, nasıl söylendiğine, hangi duygulara seslendiğine, hangi bilgilerin öne çıkarılıp hangilerinin geri planda bırakıldığına da gözlemlemek gerekir. Bir konuşmanın etkisini belirleyen yalnız içeriği değil, oluşturduğu algıdır. Ancak uzun vadede toplumların güvenini sağlayan etmen, ustalıkla kurulmuş algılar değil; gerçekle uyumlu, tutarlı, hesap verebilir bir siyasal iletişimdir. Kalıcı güvenin temeli, algının değil gerçekliğin üzerine kurulur.
“Kesin geçersizlik/ mutlak butlan” kararıyla CHP Genel Başkanlığı’na atanan Kemal Kılıçdaroğlu’nu, “iktidara” yakın televizyon kanalında iki gazetecinin sorularını yanıtlarken bunları düşündüm! Toplumsal gerçeklikten kopuk biçimde kurgulanan algıların, yaşamın yakıcı sorunları karşısında eriyip gitmeye ne denli yatkın olduğunu bir kez daha gördüm.150726






























