Sivas’ı anlamadan Madımak’ı anlamak mümkün değildir. O Sivas ki, yüzyıllar boyunca Anadolu’nun en önemli kültür ve medeniyet merkezlerinden biri oldu. Türküleriyle Anadolu’yu dolaştı, ozanlarıyla insan sevgisini anlattı, inançların yan yana yaşayabildiği bir coğrafyanın simgesi haline geldi. Pir Sultan Abdal’ın, Aşık Veysel’in, yüzlerce halk ozanının yetiştiği bu topraklar; sevdayı, kardeşliği ve insan olmayı öğretti.
Ne var ki siyasal iktidarlar, kendi iktidar mücadelelerini toplumun inançları üzerinden kurmaya başladığında, Anadolu’nun bu ortak hafızası ağır yaralar aldı.
Sevginin yerini nefret, hoşgörünün yerini öfke, kardeşliğin yerini kutuplaşma almaya başladı.
Din, insanların vicdanını aydınlatan ortak değer olmaktan çıkarılıp siyasetin en etkili silahlarından biri haline getirildi.
Ve sonunda, “İslam adına” denilerek nefret örgütlendi. Sorulması gereken soru şudur:
Hangi İslam?
İnsanı yaşatmayı emreden İslam mı?
Yoksa siyasal çıkar uğruna dini öfkeye dönüştüren anlayış mı?
2 Temmuz 1993’te Madımak Oteli yalnızca ateşe verilmedi.
Cumhuriyet’in yetiştirdiği otuz yedi aydın, sanatçı, yazar ve genç; devletin gözü önünde yakılarak öldürüldü.
Yakılan yalnızca insanlar değildi. Yakılan; düşünce özgürlüğüydü.
Yakılan; laik Cumhuriyet’in ortak yaşam umuduydu.
Yakılan; Anadolu’nun yüzyıllardır taşıdığı kardeşlik kültürüydü. Türkiye uzun süre sustu.
Dünya büyük ölçüde sustu. Ama en ağır yükü Sivas taşıdı. Çünkü; görmeyen göz Sivaslıydı. Öldüren el Sivaslıydı.
Ağlayan da Sivaslıydı. Çaresiz kalan da Sivaslıydı. Kullanılan da Sivaslıydı.
Fakat emredenler Sivaslı değildi.
Nefreti örgütleyenler, insanları birbirine düşman edenler, yıllarca din üzerinden siyaset yapanlar Sivaslı değildi.
Kalabalığı yönlendiren akıl başka yerdeydi. Bu nedenle olayın birçok faili yıllar içinde ortadan kayboldu.
Kimilerinin görüntüsü vardı. İsimleri vardı.
Fakat adalet tam anlamıyla yerini bulmadı.
Toplumun vicdanında kapanmayan yara da tam burada oluştu. Madımak yalnızca geçmişte yaşanmış bir katliam değildir.
Madımak, siyasal din istismarının nereye kadar varabileceğinin tarihsel kanıtıdır. Çünkü insanlar bir gecede canavarlaşmaz.
Nefret yıllarca üretilir.
Korku yıllarca beslenir.
Düşmanlık yıllarca örgütlenir. Sonra bir gün bir otel yakılır. Ve adına “öfke” denilir.
Oysa bu örgütlü bir siyasal iklimin sonucudur. İşte bu nedenle Madımak yalnızca bir adli vaka değil, aynı zamanda siyasal bir kırılma noktasıdır.
Bu toprakların yetiştirdiği başka bir Sivaslı vardı. Adı Aşık Veysel’di.
Gözleri görmüyordu. Ama insanı görüyordu. Doğayı görüyordu.
Kardeşliği görüyordu. Türkiye’yi görüyordu. Sevgiyi görüyordu.
“Benim sadık yârim kara topraktır.” diyen o büyük ozan, gözleri görmeden insanlığın en büyük hakikatini görebilmişti. Onun gördüğünü göremeyenler, körü körüne nefrete teslim oldular.
Madımak’ta otuz yedi insan çığlıklar içinde yanarken; asıl körlük gözlerde değildi. Asıl körlük vicdanlardaydı.
Bugün Madımak’ı anmak yalnızca ölenleri hatırlamak değildir.
Asıl görev; dini siyasetin aracı haline getiren anlayışla hesaplaşmaktır.
Toplumu birbirine düşman eden dili reddetmektir. Laik Cumhuriyet’i, hukuk devletini ve düşünce özgürlüğünü kararlılıkla savunmaktır.
Çünkü Madımak yalnızca geçmiş değildir.
Eğer nefret siyaseti yeniden üretilirse, her toplum kendi Madımak’ını yaşama tehlikesiyle karşı karşıya kalır.
Türkiye’nin buna bir daha asla izin vermemesi gerekir.
Aşağıdaki satırlar, can yoldaşım, direniş arkadaşım olan küçük kırçiçeğimin kaleminden çıktı. Madımak’ın acısını yalnızca tarih olarak değil, insanlığın ortak vicdanı olarak anlatıyor.
”Yumrukluyorum duvarları, yumrukluyorum kara gecenin bedenini. Ellerim kan içinde; nehirler taşmış yanaklarımda.
Otuz yedi can…
Otuz yedi gül çatlamış susuzluktan Sivas’ın bağrında. Nasıl uyku tutsun gözlerimi?
Önce semaha duranlar tutuştu. Sonra türküler…
Sonra şiir düştü sessizce ateşin içine.
Sivas…
Yiğitlik midir emanet cana kıymak?
Yiğitlik midir bir avuç ışığı güneşten koparıp karanlığa kurban etmek? Söyle…
Hangi kitapta yazıyor elleri bağlı insanı yakmak? Hangi inanç ateşi ibadet sayıyor?
Ben böyle garip düştüğüme bakma. Böyle mahzun durduğuma bakma.
Varsın ateşim suskunlukla beslensin.
Benim de yüreğim gençliğini almış, başı dik yürür yarınlara. Çünkü senin de güzel dağların var Sivas…
Ve o dağlarda hâlâ kardeşlik türkülerinin yankılanacağı günlere inanıyorum.” Görmeyen göz, duymayan kulak; itaat kültürünün tüm dünyaya taşıdığı sembol!






























