Tarih, bazı anlarda yalnızca bir ülkenin değil, insanlığın kaderini değiştirir. O anlar, ilk bakışta sıradan siyasal gelişmeler gibi görünse de yüzyıllar boyunca etkisini sürdüren kırılma noktalarına dönüşür.
İkinci Dünya Savaşı’nın son günlerinde Yunanistan’da yaşananlar böylesi bir kırılmaydı. Alman faşizmine karşı verilen kurtuluş mücadelesi kısa sürede iktidar mücadelesine dönüştü. Yugoslavya lideri Tito’nun desteğini alan Yunanistan Komünist Partisi iktidara yürürken, ABD, İngiltere ve SSCB arasında yapılan paylaşım anlaşmaları nedeniyle yalnız bırakıldı ve savaşı kaybetti. Aynı dönemde Akdeniz’in stratejik adaları yeniden paylaşıldı, Orta Doğu’nun sınırları cetvelle çizildi ve halkların tarihsel gerçeklikleri yerine emperyal çıkarlar esas alındı.
Bu süreç sonunda, yüzyıllar boyunca sürgün ve katliamlara maruz kalan Yahudi halkının devleti olan İsrail kuruldu. Bir halkın güvenlik arayışıyla başlayan bu süreç, zaman içinde bölgenin en önemli siyasi ve askeri aktörlerinden birinin ortaya çıkmasına yol açtı.
Bugün Balkanlar’da, Doğu Akdeniz’de ve Orta Doğu’da yaşanan gelişmeleri anlamak isteyenler, geçmişte yaşanan bu kırılmaları görmek zorundadır. Çünkü tarih, yalnızca geçmiş değildir; bugünün içinde yaşamaya devam eden güçtür.
Enerji kaynaklarının denetimi, ticaret yollarının kontrolü ve küresel hakimiyet mücadelesi, son yüz yılın temel çatışma eksenini oluşturmuştur. Büyük güçlerin “demokrasi”, “özgürlük” ve “insan hakları” söylemleri çoğu zaman enerji ve jeopolitik çıkarların gölgesinde kalmıştır.
Irak’ta, Libya’da, Suriye’de ve Mısır’da yaşananlar bunun en açık örnekleridir. Arap Baharı olarak sunulan süreç birçok ülkede demokrasi üretmek yerine devlet yapılarını zayıflatmış, toplumları parçalamış ve milyonlarca insanın yaşamını altüst etmiştir. Bölge halklarına vaat edilen bahar, çoğu yerde kan, gözyaşı ve istikrarsızlık getirmiştir.
Türkiye ise tarihsel mirası, coğrafi konumu ve toplumsal yapısı nedeniyle her zaman küresel güçlerin ilgi odağında olmuştur. Yüzyıllar boyunca farklı inançların, kültürlerin ve kimliklerin birlikte yaşayabildiği Anadolu, yalnızca bir coğrafya değil, aynı zamanda bir uygarlık havzasıdır.
Bu nedenle Türkiye’nin yönü ve geleceği yalnızca Türkiye’yi değil, çevresindeki geniş coğrafyayı da etkiler.
Son yıllarda yaşanan ekonomik krizler, pandemi sonrası toplumsal sorunlar, hukuk ve demokrasi tartışmaları, toplumun geniş kesimlerinde ciddi sorgulamalara yol açmıştır. Uzun yıllar boyunca iktidara güçlü destek veren kitleler dahi yaşanan sorunlar karşısında farklı arayışlara yönelmeye başlamıştır.
Ancak bir ülkede iktidarın yıpranması tek başına değişim yaratmaz.
Değişim ancak güçlü bir alternatifin ortaya çıkmasıyla mümkündür.
Muhalefet yalnızca eleştiren değil, umut veren bir siyaset üretmek zorundadır. Mahallede, köyde, fabrikada, okulda ve sokakta yaşayan insan geleceğe dair bir çıkış yolu görebilmelidir. Toplumun önüne yeni bir kalkınma, adalet ve demokrasi programı konulmadan yalnızca iktidarın yıpranmasına güvenmek yeterli değildir.
Türkiye bugün sıradan bir dönemeçte değildir.
Karar vereceğimiz her seçim yalnızca yöneticileri belirlememekte, aynı zamanda ülkenin gelecekte hangi değerler etrafında şekilleneceğine de karar vermektedir.
Bu nedenle mesele yalnızca bir parti meselesi değildir.
Mesele, hukukun üstünlüğünün mü yoksa keyfiliğin mi egemen olacağıdır.
Mesele, yurttaşın mı yoksa ayrıcalıklı güç odaklarının mı söz sahibi olacağıdır.
Mesele, çağdaş demokrasinin mi yoksa toplum üzerinde baskı kuran anlayışların mı güçleneceğidir.
Ey Türkiye halkı!
Bu ülkenin ekmeğini paylaşanlar, alın teriyle yaşayanlar, çocuklarının geleceğini düşünenler…
Hiç kimsenin “Ben bende değilim” deme lüksü yoktur.
Çünkü tarih yeniden hızlanmıştır.
Ve tarih hızlandığında tarafsız kalmak mümkün değildir.
Bugün vereceğimiz kararlar yalnızca bugünü değil, çocuklarımızın yaşayacağı Türkiye’yi de belirleyecektir.
Bu nedenle umutsuzluğa değil, sorumluluğa ihtiyaç vardır.
Korkuya değil, cesarete ihtiyaç vardır.
Teslimiyete değil, yurttaşlık bilincine ihtiyaç vardır.
Çünkü geleceği değiştirecek olanlar, tarihin bir yerinden medet umanlar değil; kendi kaderine sahip çıkan halklardır.






























