Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir




Zeki SARIHAN
Zeki SARIHAN

Okumaz yazmaz millet

Biraz abartılı gelse de Türk milleti için okumaz yazmaz bir millet dememiz mümkün.

Her yıl binlerce kitap yayımlanıyor, devlet kitaplıklarında, özel kütüphanelerde bir hayli kitap var.

Kitapseverler, okumak umuduyla aldığı kitapları evlerinde koyacak yer bulamıyorlar.

Bütün bunlar gerçek olmakla birlikte, okur yazar nüfusumuzun sayısına oranlarsak kitap varlığımızın çok az olduğunu, mevcut kitapların okunma sayılarının da çok düşük olduğunu görüyoruz.

Neden acaba?

Bir bozkır halkı olan Türklerin savaşmak, koyun sürüleri beslemek ve otlaktan otlağa göçmek gibi bir hayat tarzı olduğundan yazılı kültüre geç girmesinden ve okuma açığını hâlâ kapatamamış olmasından mı? Kuşkusuz bu konuda milletimize benzeyen bir hayli millet vardır. Batılı yazlıkçıların güneşlenirken de kitap okuduğunu gözlemleyen çok kişi vardır. Sosyalist döneminde Sovyetler Birliğinde kitapların daha yayımlanmadan on binler sattığı söylenirdi.

Köy Enstitüleri, öğrencilerin çok kitap okumasıyla da bilinir. Hasan Ali Yücel’in bakanlığı sırasında Doğu ve Batı klasikleri yayımlanarak, Elif Cüzü’nden başka ilk defa kitap yüzü görecek olan köy çocuklarının da yararına sunulurdu. Her öğrenci yılda belirli sayıda kitap okumak ve bunu bir deftere tanıtmak zorundaydı.

1958-1964 yıllarında okuduğum Enstitülerin devamı ilköğretmen okulunda ilk yıllar Türkçe öğretmenimiz, Köy Enstitüsü mezunu idi. Türkçe dersi dönem ödevi olarak iki uygulama yaptırdı. Biri basında beğendiğimiz yazıları biriktirdiğimiz “kupür” dosyası” tutmak (ki bizi günlük gazetelere de abone yapmışlardı), diğeri bir dönem boyunca sınıfça belirlediğimiz sayfa sayısı kadar kitap okuyup bunu öğretmenin verdiği bir anahtara göre Özet Defteri’ne tanıtmaktı. Dönem sonunda Kupür Dosyasını ve Özet Defteri’ni alarak öğretmen masasına gider, dosya ve defterdekilerle ilgili sorularını yanıtlar ve dönem ödev ve sözlü notu alırdık.

Ben de Türkçe öğretmeni olarak, öğretmenimden öğrendiğim ve bize okuma tutkusu kazandıran, bu alışkanlığı kökleştiren usulü hiç aksatmadan uyguladım ve sanırım öğrencilerimiz bundan çok yarar gördüler. Beni hâlâ bu uygulama ile hatırlayanlar çoktur.

Kitap okuma alışkanlığı kazandırma işi, sınırlı sayıda öğretmenin çabasıyla başarılacak bir olay değildir. Bunun için 1999’da Eğitim Hakkını Savunma Komitesi olarak Bakanlığa konu ile ilgili bir proje verdik ve bunu öğretmen dünyasında da yayımladık. Kitap okuma seferberliği bütün okullarımızda öğretmenlerin yol göstericiliğinde başlayacaktı. Metin Bostancıoğlu’nun Bakanlığı dönemiydi. Bakanlık projemizi olduğu gibi kabul etti ve bütün okullara bir genelge ile de duyurdu. Ek olarak okuma çalışmasının yıl sonu raporunu Bakanlığa bildirmeyi de emretti. Çok az okul bu konuya ilgi gösterdi, okumayı gereksiz bir iş gören idareciler, konuyu sumen altı etmeyi başardılar!

Türkiye’yi öğretmeni, öğrencisi, velisi, idarecisi ile nasıl okuyan bir toplum hâline getireceğiz? Okuyanlarımızın gitgide azalmasına rıza gösterecek miyiz? Okumadan ileri, olgun bir toplum olabilir miyiz?

Yazma işine gelince, bu konudaki sicilimiz, okuma tembelliğinden de beter bir durumdadır. Türküdeki “Hem okudum hemi de yazdım” dizesi bunun faydasız bir iş olduğunu peşinden gelen dize ile ifade ediyor: “Yalan dünya senden bezdim!” Okumak ve yazmak bizde bayağı bir ayrıcalıktır. “Ben severim okuyanı yazanı” denir bir Türküde.

Bizim milletimiz kadar az şey yazan başka milletler de vardır kuşkusuz!

Edebiyat ürünleri meydana getirenleri saymazsak bizde yazı yazmak ancak kâtiplerin, kasa başında hesapları yazanların bir işi hâlindedir. Elimiz kalem tutmadığından aile tarihleri yazıya geçmemekte, bir iki kuşak sonra da unutulmaktadır.

İnsan, kendi tarihini de küçümsememeli. Okuma yazma bilen herkes kendi tarihinin doğru biçimde tutulmasından ve bunun ailenin genç kuşaklarına aktarılmasından sorumludur. Bunun yolu günlük tutmak ya da hiç değilse anılarını kaleme almaktır.

Aile tarihini yazmak için ailenin zengin veya ünlü olması gerekmez. Aile tarihleri, köyün, kasabanın, ülkenin tarihinin bir parçasıdır ve ona ışık tutar. Ali Hafızoğlu Kitabı, yalnız köyümüzün değil, Türkiye’nin geçmişine de ışık demetleri serpiştiriyordu.

Annemin hayatını kaleme almam gerektiğini anladığımda iş işten geçmişti! Şimdi 92 yaşsında olan ablama hayatını anlattırdım ve birkaç nüsha çoğaltarak aile bireylerine teslim ettim.

Biz, yazma alışkanlığı olmamakla kalmayan, yazılı belgeleri de yok etmekte üstüne olmayan bir milletiz. Her darbenin sabahında bacalarımızdan yanan kitapların dumanı yükselir. Çünkü iktidarlarımız kitaptan daha doğrusu insanın zihnini genişleten belgelerden hoşlanmaz. Benim de özenle biriktirdiğim, bir kısmında yazılarımın bulunduğu dergi, gazete koleksiyonlarım, hatta kendi çıkardığım gazeteler, bültenler, anı defterleri yok edildi. Yalnız, annemin sandığının dibine sakladığım anı defterlerim, annem okuma yazma bilmediği için kurtuldu…

Bizde devlet de bir sürü belgenin bir zaman gelip işe yarayacağını düşünmemiştir. Birçok sicil defterinin yabancılara kâğıt olarak satıldığını öğrendik. Kendi geçmişimle ilgili olarak 19673’te kurduğumuz Beyceli Kalkındırma Derneği, 1976’da kurduğumuz Fatsa Köycülük Derneği’nin ilçe emniyetinde birer nüshasının bulunması gerekmez mi? Bu ve daha nice benzerlerinin yıllar önce SEKA’ya gönderilmesi, konu ile ilgili tarih yazımını da engelliyor.

Arkadaşlarıma ve geçlere, günlük tutmalarını öğütlüyorum.

Öğretmenliğim sırasında okuma alışkanlığı üzerinde çok durduysam da günlük tutma alışkanlığı yaratmada yeterince durmadığım için kendimi eleştiriyorum.

Sonuç olarak: Bir milletin refah ve demokratik düzeyi ile kültürel düzeyi birlikte yükselmek zorundadır. Kültürel düzeyin en önemli göstergesi, milletin okuma yazmaya olan düşkünlüğüdür.

Beni bu yazıyı kaleme almaya sevk eden, Şenol Yazıcı’nın geçenlerde ikinci baskısı yapılan Yazar ve Ütopya (Gufo Yayınları) adlı kitabında yer alan “Yazmak, Kendini Yeniden Yaratmaktır” yazısıdır. Benim gibi Yazıcı’yı okuma şansını bulmuş olanlar, yetkin bir edebiyat adamıyla karşılaşmanın keyfini yaşayacaklardır.

Gelecekte uygulanacak Halkçı Eğitim Programı, öğrencilerde ve yetişkinlerde okuma alışkanlığını geliştirip yerleştirecek ve kitaba erişimi kolaylaştıracak önlemleri almak zorundadır. (15 Haziran 2026)

 

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER