Mutfak yanıyormuş, emekliler/ çalışanlar geçim zorluğu yaşıyormuş, dargelirli/ dayısız gençler iş bulamıyormuş, çocuklar şeker yiyemiyormuş… Listeyi istediğinizce uzatın, dönüp bakan yok! Yaşamı bu sorunlara bulayanlar, sürelerini uzatmak için ellerinden ne geliyorsa yapıyor! Orantısız gücünü kullanıyor, medyasıyla algılar üretiyor, lüks yaşamları gösterip yoksulluğa ayar veriyor, mutfağın yangınını artırmak için pervanesinin hızını artırıyor… Olan yurttaşa oluyor, olan yurttaşın emeğine oluyor, olan yurttaşın geleceğine oluyor…
“Yaşam” dedikleri, “yaşanılası” dedikleri, “hepsine değersin” dedikleri, “doğacaksın/ doyacaksın” dedikleri buysa eğer; yok olsun, ne diyeyim ki! Gelmişsin üç günlük dünyaya, “doyma” diye diye diretiyorlar pençelerini açarak! Yaşamış olman, yurttaş olman, temel gereksinmelere ulaşmak hakkın olmasına karşın koca hendekler açıyorlar önüne! Bu hak mı?
***
Düşündürücü değil mi? Yaptırdıkları anketlerde “kararsız” olanların ilk sırada olması bile uslandırmıyor olmalı… Halktan, halkın sorgulayamayacağı biçimde aldıkları vergilerle yaptırdıkları araştırmalar ne “iktidarı” ne de “muhalefeti” ilk sıraya çıkarmıyorsa eğer; güvenin yerini kuşku, “liyakatin” yerini kayırma almış demektir… Toplumun ortak varlığı, yalnızca bir azınlığın çıkarına sunulmuş, yurttaşın hakkı olan esenlik ulaşılmaz bir düş durumuna gelmiş demektir.
“İktidara” yakın Şamil Tayyar ile Merkez Bankası Başkan Yardımcısı Cevdet Akçay arasında yaşanan tartışmaya tanık oldunuz mu bilmiyorum… Akçay, “seçim dönemi beni sıfır ilgilendiriyor, maliye genişlerse ben daha fazla sıkıştırırım” derken, Tayyar’da “haddini bil, işine bak. Siyasete ayar vermeye kalkma. Ben diyorsun, sahiden sen kimsin” diye soruyor. “Ben daha fazla sıkıştırırım” diyene mi yüklenirsiniz, yoksa “siyasete ayar verme, sen kimsin” diyene mi? Yurttaşın bunca zorluğu yaşamasının nedeni belli değil mi?
***
Sorunun yanıtı belli değil mi? yönetimde beceriksizler, özeleştiri yapmaktan kaçınıyorlar, “kral çıplak” demeyi bilmiyorlar, en önemlisi yurttaşa verdikleri “yaşam niteliğini artıracağız” sözlerini halının altına süpürüyorlar… Mutfak yanıyor, “geçinemiyoruz” çığlıklarının sayısı büyüyor; ne yapılıyor peki? Üç ay önce emekli aylığına, asgari ücrete yapılan zamlar geride kaldı; bir de bundan sonra gelecek zamları düşünsenize…
Tüm temel ürünlere ulaşmak daha da zorlaşacak, bugünler de mumla aranır olacak… Daha dün elektriğe, doğalgaza “fiyat ayarlaması” yapıldı; duydunuz sanırım! Gerçi duysanız da anlamı olmayacak! “Elektriği, doğalgazı kullanmıyorum” diyecek bir toplumsal muhalefetin oluşması, bugünün koşullarında olası değil çünkü! Halk geçim zorluğu çekecek, halka bunları yaşatanlar “koltuk kavgası” yapacak, yaşamın yeni sayfaları böyle açılacak; öyle mi?
***
“iktidarların” ilk amacı, “bu yurtta yaşayan yurttaşlar” değil mi? Nasıl doyacak, nasıl korunacak, nasıl gelecek için çalışacak, nasıl üretecek, nasıl yaşayacak… Yurttaş için bunlar yapılırken yurt korunacak, verimli topraklar üretime hazırlanacak, çocuklar özgürce eğitim alacak, sosyal güvenceleri sağlanacak, gençlere yeni iş olanakları açılacak… Bunlar bir yurdun yurttaşının en temel hakları olmalı…
Yalnızca koltukları korumakla, toplumsal yapının çürüyeceğini bilmiyor olamazlar! Yaşam, bir avuç azınlığın oyun alanı değildir kanımca… Vergisiyle, emeğiyle, yaşamıyla bu yurdu ayakta tutanların payına düşen yalnızca yoksulluksa; olamaz! Artan bu adaletsizlikler, büyüyen hukuksuzluklar toplumun vicdanında onarılmaz yaralar açacağı savsaklanmaya gelmez! Bir yanda savurganlık diz boyu büyüyor, öte yanda temel gereksinmelere erişim bile lüks sayılıyor, sonra da bir kamu görevlisi çıkıp “seçim dönemi beni sıfır ilgilendiriyor” derken, aslında “halkın geçim sıkıntısı umurumda değil” dediğini bilmiyor! Var mı böyle bir dünya?
***
Yanılgı içindeler! Halkın sessizliğini, uysallık sananlar büyük yanılgı içindeler… Anketlerdeki “kararsız” olan yurttaşların varlığı şaka değil! Mutfak yanıyor, onu söndürmek yerine yalımların daha da yükselmesi için ne gerekiyorsa onlar yapılıyor!
Nüfusun yarısından çoğunu emeklilerin, ücretli çalışanların oluşturduğunu görmek, onların da doymaya/ gezmeye/ sevmeye/ dinlenmeye gereksinim duyabileceklerini düşünmek bir “erdem” değil, bir zorunluluk! “Bir” başına yaşayacağını/ var olabileceğini düşünmek “hiçliktir”! Bir arada olabilmek, bir arada doymayı/ paylaşmayı anlayabilmek erdemdir… Yaşamın, “erdemden” başka da yolu yoktur! Ayrıca “tok açın durumundan anlamaz” değil; anlamalı… 040426






























