Ülkemizi etkileyen her doğal yıkımda ya da komşularda yaşanan çıkmazlarda, özellikle “iktidar” kanadının ekonomi sözcüleri art arda konuşurlar… Ekonominin güçlü olduğundan, sağlam temeller üzerinde kurulu olmasından, sarsıntılardan etkilenmeyeceğinden… Kamu borcunun düşük oluşu, rezervlerin belli düzeyde bulunması, bankacılık yapısının sağlamlığı bu söylemin dayanakları olarak sıralanır… Yurttaş da sevinir! Ekmeğinin küçülmeyeceğini, sıkıntı yaşamayacağını, normal yaşayışını, normal kazancıyla gereksinmelerini karşılayabileceği için…
Ancak yurttaş bu sözleri dinlerken bir yandan da kendi yaşamını/ yaşadıklarını sorgular haklı olarak… Pazarda sürekli değişen fiyat etiketlerini, markette küçülen paketleri, pompadaki rakamların hızla yükselmesini, çocuğunun beslenme çantasına koyduğu yiyeceklerin eksilmesini… Bunlar resmi söylemin albenisiyle örtüşmeyen gerçekler… Oysa “iktidar” sözcülerinin güçlü temeller vurgusu ile yurttaşın günlük yaşadığı deneyim arasındaki makas aralığı işin iç yüzünü gösteriyor…
***
Bu “dayanıklılık” söylemi yeni değil; öyle uzun yıllar öncesine gitmeye gerek yok, son üç/ beş yılda yaşananları anımsayalım… Örneğin salgın sürecinde dünya yurttaşına doğrudan destekler sağlarken, bizde sistem/ sokaklara çıkmak yasakken bile “ucuz kredi” müjdesiyle borçlandırma üzerine kuruldu. O gün soluk aldığı sanılan esnaf/ dargelirli, borç sarmalının altında ezildi, gereksinmelerini azalttı, yaşamından ödünler verdi, sosyalleşmesini kıstı…
Ardından gelen “yüzyılın yıkımı” şubat depremi ise dengelerin ne denli kırılgan ne denli geleceğin belirsiz olduğunu bir kez daha kanıtladı. Depremin açtığı yara, resmi bültenlerdeki “düşük bütçe açığı” övgülerine karşın, Ek MTV gibi yeni vergilerle/ harçlarla doğrudan halkın sırtına yüklendi. “Güçlü rezerv/ sağlam yapı” açıklamaları, her apansız yaşanan zorluklarda yurttaşın cebine uzanan bir el ile sınanır duruma geldi. Pandemiden depreme uzanan bu süreçte uygulanan politikalar, ekonomik veriler kağıt üzerinde kurtarsa da mutfaktaki yangını söndürmeye yetmediği gibi, yaşamın gerçekleri arasındaki uçurum daha da derinleşti.
***
Şimdilerde ise Ekonomi Koordinasyon Kurulu’nun (EKK) son toplantı metinlerinde “küresel belirsizlikler” ile “jeopolitik gerilimler” sözleri karşımıza çıkıyor… Ukrayna’da süren savaşla İran eksenli tırmanan gerilimler, resmi söylemde yine bir “dayanıklılık” testine dönüştürülmüş durumda. Olsun elbette… Hem sınırlarımız korunsun hem yurttaşları sarsacak gelişmeler yaşanmasın… Öyle mi? Yanı başımızda kentleri bombalanan, tarlaları ateşe verilen Ukrayna savaşırken bize buğday sattığı medyada yer aldı; biz ise “tarım ülkesi” olmamıza karşın gıdada en çok zorluk yaşayan ülkeler arasındayız!
EKK’nın sözünü ettiği “düşük bütçe açığı/ artan dış kaynak girişi” gibi gelişmeler, nedense bu bağımlılık zincirini kırmaya yetmiyor. Bölgede Hürmüz Boğazı’nda yaşanan kısıtlanma, doğalgaz vanalarının kapanması, petrol yataklarına yapılan saldırılar, açıklamalarda “yakından izlenen risk” olarak geçiştirilse de akaryakıta uygulanan tarihin en büyük zamlarına engel olamadı! Halkın temel gereksinimlere ulaşabilmesinde, akaryakıtta art arda yaşanan fiyat artışı ekonominin hangi boyutta olduğunu gösteriyor. İktidarın “birçok ülkeden olumlu ayrıştık” saptamasının da ucu açık! Hangi ülkelerden acaba? Çalışanın, emeklinin kazanımına göre hangi ülkelermiş öğrenmek isterdim doğrusu…
***
Bugün EKK bültenlerinin tozpembe dünyası ile sokağın yaşadıkları arasındaki bilindik ‘makas’, uçuruma dönüşmüş durumda. Pandemide yurttaşına “destek” yerine “borç” veren, deprem yıkımının faturasını yine yurttaşın omzuna yeni vergilerle yükleyen bir anlayış bu! Bugün “tarım ülkesiyiz” diyelim istenildiğince, girdilerinin dışarıdan sağlanması üretimi sürekli düşürüyor! Açıklamalardaki “düşük bütçe açığı/ güçlü temeller” sözleri, pazardaki iki dal ürünün ulaşılırlığına yararı olmuyor!
Bölgedeki her çatışma resmi metinlerde “risk analizi” olarak yer alırken, yurttaş için bu durum geçim derdinin biraz daha büyüyeceği anlamına geliyor. Pazara daha az çıkacak, alışveriş yapacak olanların daha çok market gezmeleri gerekecek, “iktidarın” sıkça yinelediği “fahiş fiyatları engelleyeceğiz” demesine aldırmadan “kendi” alım gücüne uyan ürünü arayacak, beslenme çantasına koyacağı ürünleri daha da azaltacak… Halk, salgında, yüzyılın yıkımında ne yaşadıysa, şimdi de “benzerini” yaşayacağını deneyimlerinden dolayı öngörebiliyor; aktörler aynı, söyledikleri aynı çünkü, tersini beklemek eşyanın doğasına aykırı… 250325






























