Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir




Selma ERDAL
Selma ERDAL

Düşünce sıçramaları

Selma ERDAL

Değerli Sümerolog Muazzez İlmiye Çığ hanımefendinin araştırmalarına göre; ilk atalarımız Sümerler…

Ve bir Sümer atasözü de ne der?…

“Mademki biliyorsun, neden öğretmiyorsun?”

Değerli Sümer atam; mum dibine ışık vermezlerden değilim. Öğrendiklerimi, bildiklerimi, bilgi birikimimi; bazen sözlü, çoğunlukla da yazılı paylaşıyorum.

Ama

Dinleyen yok, okuyan yok, öğrenen yok…

Herkes kolaycı; sokma akıl, kakma çivi… Ve de sanal ortamda yer alan bilgi kirliliğinde boğulmaya pek meraklı…

Söyle bana…

Bu durumda ne yapabilirim ki?… Yalnızca düşünce sıçramalarıyla, belki birilerine ulaşabilirim diye sürekli yazıyorum.

*Hayatım roman diyerek üç, beş satır karalamağa kalkışsa bizim feleğin sillesini yemiş gariban…

Hemen eleştirilir.

Oysa son yıllarda en çok okunan yazarlardan Stefan Zweig “Satranç” ya da “Geleceğin Ülkesi Brezilya” adlı kitaplarında kendi yaşamını anlatır.

Ve onun kadar çok okunan yazar Herman Hesse’nin sanki “Bozkır Kurdu” adlı yapıtındaki özne kendisi değil mi?

Ve de özellikle Albert Camus “İlk Adam” ile “Yabancı” romanlarında bal gibi de kendi yaşamını temel alıyor.

Öyleyse üretmek yerine, sürekli başkalarını eleştiren çok bilmişler; hayatının romanını yazmak isteyen sıradan ölümlülere NEDEN alaycı çelmeler takıyor?…

Bırakınız yazsınlar, bırakınız içlerini döksünler.

Liberalleşme yalnızca ekonomide değil, yazın alanında da olsun; değil mi ya?…

*Kaynakları kendi çıkarları doğrultusunda hoyratça kullanan kapitalist düzen sürdürülebilirlik kavramının da suyunu çıkardı, kavramı tüketim toplumunun kullanımına uyarladı, elbette ki yine kendi çıkarlarını gözeterek

ve bu aralar sıkça pompalıyor kamusal alana sürdürülebilir moda tanımlamasını… Ne imiş?… Artan kumaş parçalarını değerlendirerek ürettikleri giysileri almalıymışız.

Haydi canım sen de!…

Giymek istediğim her şey bende, senin vitrinlerinde değil, benim giysi dolabında… Yıkar, ütüler, söküğü varsa diker, giyerim yıllarca ve sürdürülebilir ön ekini alsa da moda, evde neyim varsa gözüm onda… Bilmelisin ki yeni dünya düzeninin, aldatıcı, kandırıkçı kavramları; beni elinden kaçırdınız en sonunda!…

Haydi kızlar sizler de düşmeyin bu tuzaklara, evinizdeki dolabınızda neler varsa, işte onların her birisi en son moda!…

Güle güle giyin, sağlık ve mutlulukla!…

*Çingene’ye Roman dediler de ne oldu?

Sosyo-ekonomik ve sosyal-kültürel düzeyleri mi yükseldi?

Sosyal güvenceli, sendikali, sigortalı işlere mi alındı?

Çocukları iyi eğitim alabilsin diye onlara özel kontenjan mı ayırdı?

Yoksa Suriyeliler’e tanınan ayrıcalıkların onda biri mi tanındı?

Hey gidinin kandırıkçı, takiyyeci, ikiyüzlü küresel dünya düzeni, hey!

Söylemlerinle, eylemlerin neden hiç örtüşmez senin?

*Başka dinlerde ya da kültürlerde ergenlik çağına giren çocuklara kız ya da erkek ayrımı yapılmaksızın; “hoş geldin” partileri veriliyor. Oysa bizde ergenliğe adım atan kıza; öncelikle ana-babası düşman oluyor. Kızlar ya ensest mağduru ya da namus belasına kurban oluyor. Erkeklereyse her türlü tuzak kuruluyor; uyuşturucudan, teröre bulaşma seçenekleri arasında beterin en beteri karşısına çıkıyor sokağa adım attığında…

20’li yaşlarına kadar gelebildiyse bir kız; artık o ya birkaç çocuklu annedir ya da tarikatların pençesinde, belki de bir şeyhin, şıhın hareminde ya cariye ya da köledir. Erkekse; terörist olmadıysa eğer, terörist kurşunlarıyla ya şehit ya da gazidir.

Sonrası; yoklar, yoksulluklar içinde “yaşadım mı, öldüm mü anlayamadım” ezgileri dillerinde insan sürüleri…Erkek deyip geçilmez, elbet tarikatların, cemaatlerin elinde oyuncak; o da olabilir kızlar, kadınlar gibi…

Eğitimli, okumuş olsa; işsizlik kol geziyor ülkede…İnsan israf uzmanları her dönemde işbaşında…İşe göre adam değil; bölgeciliğe, aşirete, tarikata, cemaate göre iş verilir hükmedenlerce, egemenlerce…

*Biz Brezilya’daki yağmur ormanları için üzülürken, Endonezya’daki palmiye ağaçları için kaygılanırken, kutup bölgesindeki ayılar için gözyaşı dökerken…

Gelişmiş ülkelerden Kanada’nın bir açıkgözü; yıllardır siyanürle altın arıyor ülkemizde…

Bana ikiyüzlülüğün, riyakarlığın tanımını yapabilir misin (Abidin sen değil) uluslararası çevre uzmanları, gönüllüleri, bilgeleri?…

*Bilim diyor ki “birinci dereceden deprem kuşağında bu ülke”

Yaşam hakkı tanımak için bu halka

Özen göster yapılaşma kurallarına…

Öte yanda ilim diyor ki

Dünya düz, öküzün boynuzlarında duruyor. Öküzün boynuzuna sinek konuyor, başını sallıyor; deprem oluyor.

Vay canına; demek ki öyle…

İçin lan, sevişin, dans edin, herkese dolce vita…

*Ben Hippieler’in çömezlerindenim ve 68 kuşağının da… Onlar 20’li yaşlarını sürerken henüz girmiştim ergenliğe…

Savaşma, seviş diyen, usanmadan barış şarkıları söyleyen… Yürekleri sevgi, dostluk, savaşsız, sömürüsüz bir dünya için çarpan o güzel insanları tanıdım.

Onları anımsadıkça; acıyorum geçen yıllarıma… Çünkü ben; enflasyon çocuğu olarak büyüdüm. Yıllar içinde darbelerin gölgesinde yaşam yolculuğumu sürdürdüm.

Mutlu, geleceklerinden güvenli, endişesiz, korkusuz yaşayan başka ülke halklarını özençle izlemek; nasıl bir duygudur iyi bilirim.

Oysa bizler üç anakaraya yayılmış, koskoca bir devletin ardılı ya da özeti diyebileceğimiz bir ülkede; giderek küçülen, giderek ezilen ve her geçen günde daha çok üzülen, endişelenen insan posalarıyız bu ülkede…

*Ekonomik gücüyle doğru orantılı olarak toplumsal yaşama katılabilen küçük burjuva, yukarıdakilere özenir de de aşağıdakilerin durumunu gördükçe ürker, onlara benzemekten korkar, dolayısıyla düzenle uyumlu yaşamaya özen gösterir. Durum böyle olunca da ne İsa’ya yaranabilir ne de Musa’ya… Kuşkusuz komünal düzeni savunan ne kuramcılar, ne de proletarya hiç sevmez küçük burjuvayı, işbirlikçi yaftasıyla aşağılar.

Ama o küçük burjuva okula gider, askerlik yapar, çalışır, vergisini öder, en çok da düzenin yasalarına uyar. Yanlışları görse de içinden öfkesini kusar ama kamusal alanda susar, suskun kalır. Her dönemde sosyo-ekonomik düzeyinden aşağılara düşse de, gönenç pastasından payına düşen dilim giderek incelir de… Ülkeye egemen olanlar ağzına bir parmak bal çalar, her dönemde küçük burjuvayı t(a)vlar.

Ve o yine de yabanın karşısında, ederinin onda bir oluşuna yanar. Bu kısır döngü hep böyle döner.

 

 

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER