Yaşıyoruz; soluk alıp verdiğimiz sürece canlı olduğumuzu sanıyoruz. Oysa Ozan Nazım’ın dizelerindeki gibi “bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine” yaşamak bir yana; günümüzde aynı kaldırımda birbirimizi ezmeden yürüyebilmek bile başlı başına bir yaşam savaşımına dönüştü.
Diyorlar ki ülkede yasalar var, trafik kuralları var, kurallara uymayanlara cezalar var. Ama Didim’de yok!
Evet, yok!
Çünkü Didim’de trafik kurallarına uyanlar yok. Özellikle de Didim’de yayalara, yürüyen halka hiç saygı yok, tanınan hak yok, uygulanan hukuk yok, evet yok!
Neden mi? Çünkü Didim’de araçlar için pek çok park yeri ayrılmış olmasına karşın, yaya kaldırımlarında araçlar, araçların gideceği yollarda da yürümek zorunda kalan yayalar, halk, insanlar… Yetmezmiş gibi bir de ansızın yayaların arkasından, sağından, solundan çıkan ve yayalara ayrılmış kaldırımları zorbaca kullanan motosikletli kuryeler…
Bilindiği gibi hazır yemek, pizza, hamburger, lahmacun, kebap taşıyan motor kuryelerden herkes yakınıyor, elbette ki ben de… Özellikle de yaya kaldırımını kullanmalarından ve yayaları tehlikeye sokmalarından illallah dedirtiyorlar halkımıza…
Halk korku içinde kaldırımlarda yürürken, ama kimin umurunda halkın korkusu, kimin umurunda halkın yaya kaldırımlarını kullanma özgürlüğü ve hakkı? Halk; her konuda olduğu gibi, yazgısına terk edilmiş, Tanrı’nın korumasına bırakılmış, yasalar ve kurallar hiçe sayıldığından…
Yasaların ve kuralların yok sayıldığı bir düzende; sağlıklı yaşamak nasıl olabilir acaba?
Sağlıklı beslenmek için doğal, organik besinler… Ten sağlığı, beden sağlığı için de doğal, organik giysiler… Uzmanlar öyle diyorlar. Ve diyorlar ki yıllardır başta naylon, orlon, perlon, polyester gibi doğal olmayan ya da bir başka deyişle petrol yan ürünlerinden elde edilen elyaflardan dikilmiş giysiler giymeyin. Ve diyorlar ki “pamuk, yün, ipek” gibi ürünler organik yapıları nedeniyle havayı içlerinde tutarlar, alerjik etki yapmazlar. Böylesi doğal ürünlerden hazırlanmış giysileri giymeye özen gösterin!
Ama son yıllarda bir başkaları da yeniden değerlendirilen elyaflardan üretilmiş kumaşlardan, onlardan dikilmiş giysilerden, bunların kullanılması gerekliliğinden söz ediyorlar. Ki bu elyaflar; örneğin pet şişelerin ince şeritler halinde kesilmesi sonucunda bu şeritlerden dokunan kumaşlardan üretiliyor ve bizlere de bu giysileri giymemizi öneriliyor. Örneğin; üç pet şişeden, bir tişörtün üretildiğini ince, ince anlatıyorlar. Üstelik de bu uygulamalarını anlatırken onlar; en çevreci üreticiler, en çevreci modacılar olarak kendilerini tanıtıyorlar.
Bir yanda insan sağlığına en zararlı inorganik madde NAYLON ve diğer yanda çevreci, sürdürülebilir ekonomiler, geleceğimiz adına ileri sürülen yeni savlar, yeni masallar, yeni kandırıkçı yalanlar… Doğa’da yok olması en az 100 yıl süre alan naylon, plastik petler ve insanlara giymeleri için öneriler plastik petlerden üretilmiş giysiler… Ne derdi bu saçmalıklara bizim eskiler? Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu? Soluk alıp, verdikçe karşılaşılan zorluklar ve yaşamın bin türlü inişi, yokuşu…
Açlık, susuzluk, işsizlik, yoksulluk nedeniyle insan türünün geleceğine yönelik endişe ve ölüm korkusu yetmezmiş gibi türlü çeşitli saçmalıklarla yoruyorlar halkın beynini, yıldırıyorlar benliğini… Özgürlük, demokrasi, insan hakları; her geçen günün sonunda oluyor hasır altı… Bakalım nasıl kurulacak yeniden insanca yaşamın dengesi? Ve bizler de ölmeden önce görecek miyiz acaba o dengenin kurulduğunu?
Hiç umudum yok ama olmaz, olmaz dememeli, olmaz olur demişler bizlerden öncekiler…
Dijital kapitalizm çağında, dijital oligarkların ağında yaşam savaşı vermek de nasıl olacak dersiniz?
Neden mi?
Sanal medyada yer alan duyumlara göre;
Yapay zeka şirketleri sahafları boşaltıyorlarmış, milyonlarca kitabı alıp, tarayıp, imha ediyorlarmış.
Yapay zeka şirketleri, internetteki verinin yetersiz kalmasıyla gözünü sahaf raflarına çevirmişler. Avrupa’da sahaflardan toplu biçimde alınan milyonlarca eski kitap taranıyormuş, ardından fiziksel nüshaları ortadan kaldırılıyormuş. Sahaflara göre bu süreç, kitap ticaretinin ötesinde kültürel bir tasfiyeye dönüşmüş durumdaymış.
Kitaplar, kitaplar ve onları yok etmek isteyen Dijital Oligarklar
Kitaplarınız en değerli hazinenizdir, lütfen onları özenle koruyunuz. Tarihsel gerçekleri, yaşanmışlıkları, bilgileri, bildiklerimizi yok sayıp “kendi türetmek istedikleri tarihle, bilgiyle, bilimle” insanları algoritmalara tutsak etmek isteyen dijital oligarklara karşı direnin.
Biliniz ki bazı devletler özellikle de bir önceki yönetimle hesaplaşmakla iktidarda kalan hükümetler; düzmece tarih üretebilecek dijital oligarklara karşı durmazlar, tersine onlarla işbirliği yaparlar.
Daha akademik bir anlatımla; dijital oligarklar insanlığın belleğini veri diye toplarken, geçmişle hesaplaşmayı iktidarda kalma yöntemi yapan hükümetler de onları durdurmaz. Çünkü gerçeğin belgeleri ayakta kaldıkça düzmece tarih yazmak kolay değildir. Biri kitapların bedenini yok eder, öteki belleğini; biri algoritmayı kurar, öteki o algoritmanın anlatacağı tarihi sipariş eder.
Bizim burada yaptığımız kitapları koruma çağrımız yalnızca duygusal bir kitap sevgisi olarak düşünülmemelidir. Basılı kitabı korumak demek; tarihsel kanıtı, toplumsal belleği ve geleceğin gerçeğe ulaşma hakkını korumaktır.
Kitaplarınızı koruyunuz içerikli çağrımıza bu bağlamda yaklaşınız.
Ne demiş çağdaş bilgelerden Carl Sagan?
I do not want to believe, ı want to know.
Türkçesi ile üstat “İnanmak istemiyorum, bilmek istiyorum” demiş.
İnanmak; kulaktan dolma sözler, dogmalar, batıllar…
Oysa bilmek için bilim, bilgelik, araştırmak, öğrenmek ve kitaplar, kitaplar, kitaplar…
Kitaplardan sözü açmışken;
Prof. Dr. Halil İnalcık; 80 yaşından sonra 30 kitap yazmış.
Oysa toplumumuzda 50 yaşından sonra pek çokları “unumu eledim, eleğimi astım” tembelliğine bulaşmış.
Herkesin özgür iradesi, istenci, seçimi…
Ama ben diyorum ki…
Tengri uzun bir yaşam versin; Sayın İnalcık’ın izinden gidenlere…
Eğer insan isterse yetmişinden sonra yaşamın kıyısına çekilmez; tersine gerçek birikimini, sözünü ve eserini yetmişinden sonra verir.
Kitaplar, evet kitaplar yok edildikçe; nasıl kanıtlanacak tarihsel gerçekler?
Yine sanal medyada “İsrail’in tarihsel gerçekleri çarpıtarak sözde Ermeni soykırımını tanıyan skandal kararına dost ve kardeş ülke Azerbaycan’dan tepki gelmiş, İsrail’e *kararı yeniden gözden geçirme* çağrısı yapılmıştı. Bakü’nün diplomatik temasları kısa sürede karşılık buldu. İsrail, süreci fiilen dondurdu.” duyumları dolaşıyor.
Sanal medyada yer alan duyumlar bir yana gelelim şu soykırım sorunsalına
Öncelikle Türkiye soykırım yapmamıştır. Türkiye; 29 Ekim 1923’de kurulan bir devlettir.
Yedi düvelin işgali altında paramparça olan Osmanlı’nın küllerinden doğmuş bir devlettir.
Burada iki türlü yaklaşımda ve iki ayrı eleştiride bulunacağım.
İlki; 1915 Ermeni olayları Osmanlı döneminde yaşanmıştır. Kimin, kime soykırım uyguladığı ya da ölümcül ilişkiler yaşattığı hiç kuşkusuz tarihsel belgelerde kayıtlıdır. Osmanlı’da yaşanmış olumlu ya da olumsuz olayların sorumlusu; 1923 doğumlu Türkiye Cumhuriyeti Devleti değildir.
Osmanlı devletine gelince; ola ki Osmanlı’yı soykırımcı bir devlet diye yaftalama işini yapabilecek en son devlet İsrail ve İsrail halkıdır. Çünkü Osmanlı; İspanya’da engizisyona mahkum Yahudiler’e kucak açan ülke Osmanlı’dır. Eğer Osmanlı soykırımcı bir ülke olsaydı; Yahudiler’e kucak açar mıydı? 1970’lere kadar İstanbul, Bursa, İzmir gibi kentlerimizde huzur ve güvenle yaşayan, 1948’de kurulan İsrail devleti palazlandıkça İstanbul ve Bursa ipekçilerini dolandırıp kaçan Yahudiler; acaba yaşamda kalma, soluk alıp verme olanağı bulabilirler miydi?
İkincisi; günümüz egemenleri…
Kurtuluş Savaşı’nın ardından Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde kurulan 1923 doğumlu Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni neredeyse yok sayıp, Osmanlıcılık oynamaya kalkışırsanız siz… Her yıl 1915 Ermeni tehciri olayları bahanesiyle; soykırımcı devlet olarak yaftalanırsınız.
Osmanlıcılık oynamayı da sürdürürseniz; gün gelir “soykırıma uğradığını ileri süren Ermeniler için” tazminat ödemeye bile mahkum edilirsiniz.
Kurtuluş Savaşı sonrasında 29 Ekim 1923’de kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti; Osmanlı’dan kalan borçları ödemiştir. Siz böyle Osmanlıcılık sevdasına düştükçe; Ermeni soykırımı yaftası boynunuza asılınca ve ardından olası tazminat talepleri de gelince, sakın ola ki bu halkın sırtına yük bindirmeyin. Osmanlıcılık oynayan sizlersiniz; ola ki tazminat isterlerse Osmanlı’dan, siz yeni Osmanlılar bu tazminatı cebinizden ödeyin. Türkiye Cumhuriyeti halkının cebine dalmayın.
Ve gündemdeki AHBAPLIK Sorunsalı
Günümüzde kimlerle AHBAP olacağını bileceksin!
Genç olduğum dönemlerde, kentim Bursa’da Kızılay’ın kan anonsunu duyduğumda gider bağışta bulunurdum. Bana bağışçı kartı verilmişti ve daha sonra annem hastalandığında plazma gerekmişti, bağışçı olduğum için de gerektiğinde birkaç kez hemen plazma verilmişti.
Yılar, yıllar sonrasında, hepimizin yüreklerinde acı bırakan 6 Şubat depreminde birkaç kez bağışlarımı Kızılay’a yaptım, teşekkür e-maili gönderdiler. Sosyal medya hesabımdan gururla paylaştım, ama arkadaşlarım beni eleştirdiler “neden AHBAP’a bağış yapmadın da Kızılay’a yaptın?” dediler.
Oysa düşünemediler ki biz ilkokul çağlarında, sınıflarında Kızılay’a bağış kumbaraları olan nesildeniz. Devletimizin kurumlarına değer veririz; güvenmediğimiz kurumlarla AHBAP-LIK etmeyiz.
Didim, 15 Temmuz 2026






























