Derler ki demokrasilerde bütün insanlar eşittir;
oysa yaşamın gerçeklerine baktıkça insanın aklı şaşar.
Olağanüstü olaylar yaşandığında, seller taştığında, kasırgalar evleri yıktığında, salgın hastalıklar yayıldığında, açlık ve susuzluk insanların yaşamını tehdit ettiğinde en çok zarar gören kimlerdir?
Hiç kuşkusuz yoksullar…
Böylesi olağanüstü koşullarda varsıllar için özel jetler havalanır; kimileri ise aşağıda kalır ki onlar; sele, yangına, yıkıma ve ölüme terk edilen yoksullardır. Çünkü varsıllar kurtuluşu satın alırken, özel jete alınmayan yoksullara felaketle yüzleşmek kalır.
Ne yazık ki insanlık tarihinde sıklıkla karşılaşılan en çıplak gerçek budur.
Yıllar önce izlediğimiz 2012 adlı filmde de benzer bir anlatı vardı. Dünya büyük bir felakete sürüklenirken devasa kurtuluş gemileri yapılmıştı. Ama o gemilere herkes binemiyordu; çünkü biletler insanlık adına değil, para adına kesiliyordu. Gemi herkesi kurtaracakmış gibi görünüyordu; oysa gerçekte kurtuluş varsıllar için planlanmıştı.
Tarafsız bir gözle çevremize baktığımızda çağımızın bütün büyük sorunlarında aynı işleyişe, aynı yaklaşıma tanık oluruz.
Çevre kirlenir; varsıllar steril, izole bölgelere taşınır.
Kentler betonlaşır; varsıllar korunaklı sitelere çekilir.
Su kirlenir; varsıllar şişelenmiş özel su içer.
Hava zehirlenir; varsıllar filtreli evlerde, doğa içinde, oksijeni bol bölgelerde yaşar.
İklim krizi büyür; varsıllar kendilerine ada, sığınak, özel uçak, özel güvenlik ve özel sağlık sistemi satın alır.
Yoksullar ise selin, kuraklığın, yangının, depremin, hava kirliliğinin, atığın, çöpün, plastiğin ve zehrin ortasında bırakılır.
Demek ki çevre sorunu yalnızca “doğa sorunu” değildir. Çevre sorunu aynı anda bir sınıf sorunudur. Çünkü doğanın bozulmasının bedelini, çoğunlukla doğayı en fazla kirletenler değil; doğayı en az kirletenler öder.
Sonra sıra besine gelir…
Varsıllar organik pazarlara gider, özel üreticiden alışveriş yapar; katkısız peynir, pestisitsiz sebze, doğal yumurta, yerel tohum, güvenilir et, temiz su, özel diyet, özel doktor ve özel beslenme danışmanı arar.
Yoksullar ise çoğunlukla besin değerine, üretim biçimine ya da içeriğine göre değil; yalnızca fiyatına göre seçim yapmak zorunda kalır. İndirim reyonlarına, son tüketim tarihi yaklaşan ürünlere, en uzun raf ömrüne sahip, en çok işlemden geçmiş, en ucuz yağla, en ucuz nişastayla, en ucuz şekerle doldurulmuş ürünlere yönelir.
İşte burada temel sorun yalnızca organik mi, GDO’lu mu tartışması değildir.
Temel sorun; tohumu kimin denetlediği, toprağı kimin kullandığı, çiftçiyi kimin borçlandırdığı, besin zincirini kimin yönettiğidir.
Halkın ne yediği, nasıl beslendiği gerçekten kimin umurundadır?
Sosyal devlet söylemlerine karşın sağlıklı beslenmek neden yalnızca parası olanların ayrıcalığına dönüşmektedir?
“Petrolü kontrol ederseniz ulusları, besini kontrol ederseniz insanları kontrol edersiniz” sözü yıllardır eski ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger’la ilişkilendirilir ve sözün anlattığı siyasal gerçek üzerinde düşünmeye değerdir.
Çünkü petrol devleti çalıştırır; besin insan bedenini çalıştırır. Petrole egemen olanlar ülkelerin damarlarına, besine egemen olanlar insanların bedenlerine ulaşır.
Yaşadığımız dijital çağ bağlamında bu düşünceyi daha da genişletmek olasıdır:
Petrole egemen olanlar devletlere / Besine egemen olanlar bedenlere / Veriye egemen olanlar düşüncelere / Algoritmaya egemen olanlar da geleceğe egemen olurlar.
Bu nedenle çağımızda egemenlik yalnızca tankla, tüfekle, üslerle ve ambargolarla kurulmaz. Egemenlik; tohumla, suyla, patentle, veriyle, algoritmayla, ilaçla, gıdayla, ekranla ve kumaşla da kurulur.
Evet, kumaşla da…
Çünkü sınıfsal ayrım artık insanın yalnızca ne yediğinde ya da nerede yaşadığında değil; ne giydiğinde de kendini göstermektedir.
Örneğin varsıllar doğal ipek, keten, pamuk, yün, kaşmir, organik kumaş, özel dikim, doğal boya ve etik üretim ararken; yoksullar polyester, akrilik, naylon ve diğer petrol türevi sentetik kumaşlara yönlendirilmektedir.
Üstelik bu sentetik düzen bir de çevrecilik söylemiyle pazarlanmaktadır.
Bilindiği gibi geri dönüşüm ya da sürdürülebilirlik yaftasıyla plastik şişeler toplanmakta, geri dönüştürülmekte, plastik iplerden kumaşlar dokunmakta ve sonra bu ürünler “sürdürülebilir moda” adıyla pazara sürülmektedir.
Elbette geri dönüştürülmüş polyester, yeni plastik üretimini bir ölçüde azaltabilir. Ama plastik atığını ortadan kaldırmaz; yalnızca başka bir kullanım biçimine taşır. Üstelik aşırı üretim, hızlı moda ve mikroplastik sorununu da kendiliğinden çözmez.
Doğada yüzlerce yıl kalabilen ya da bütünüyle yok olmak yerine giderek daha küçük plastik parçacıklarına ayrılan petrol türevi atıklar, geri dönüşümle çoğunlukla yalnızca biçim değiştirmektedir. Önce içecek şişesi olur; sonra tişört…
Dün atık olan plastik, bugün çevreci etiketlerle yeniden pazara sürülür.
Oysa o kumaş yıkandıkça mikroplastik lifler salabilir. İnsan teni soluk aldırmayan sentetiklerle kaplanır. Deri, beden ve giysi doğadan koparılırken yoksulun payına petrol türevi, plastik kökenli, ucuz ve seri üretim kumaşlar düşer. Buna da utanmadan “yeşil moda” adı verilir. İşte böyle varsıllar doğala ulaşırken yoksullar plastiğe yönlendirilir.
Varsılın giysisi keten, ipek, yün; yoksulun giysisi polyester olur.
Elbette her doğal kumaş kendiliğinden çevreci değildir. Pamuk su tüketebilir, üretimde pestisit kullanılabilir, doğal lifler de yanlış üretim biçimleriyle çevreye zarar verebilir. Ancak sorun yalnızca kumaşın doğal ya da sentetik oluşu değildir. Sorun, sağlıklı ve nitelikli seçeneklere kimin ulaşabildiği, kimin ise yalnızca en ucuz seçeneğe tutsak edildiğidir.
Ne yazık ki çağımızın yeni sınıfsal haritası böyledir.
Bir yanda doğala erişim hakkı; diğer yanda yapaya tutsaklık. Bir yanda temiz hava; diğer yanda egzoz ve duman. Bir yanda organik besin; diğer yanda ucuz endüstriyel kalori. Bir yanda doğal kumaş; diğer yanda plastikten dokunmuş yoksulluk. Bir yanda “çağdaş Nuhun Gemisi ile” kaçış planı; diğer yanda felaketin ortasında kalmak ya da kısaca bir yanda doğal yaşam, diğer yanda naylon yaşama tutsaklık…
Dolayısıyla çevrecilik yalnızca ağaç dikmekle, naylon torba kullanımını azaltmakla ya da geri dönüşüm kutusu koymakla açıklanamaz. Çevrecilik sınıf gerçeğini görmüyorsa; sorunun nedenlerine değil yalnızca görüntüsüne dokunan yüzeysel bir uygulamaya dönüşür. Kimi an da yeşil aklamanın, göz boyamanın ve insanları kandırmanın aracına çevrilir.
Çünkü varsıllar doğayı tüketip sonra doğallığı satın alırken; yoksullar hem kirletilmiş dünyada yaşamakta hem de o kirlenmenin ucuz ürünlerini kullanmak zorunda bırakılmaktadır.
Yaşadığımız dünya düzeni yoksulu çoğunlukla insan olarak görmez. Onu ucuz işgücü, ucuz tüketici, ucuz asker ve ucuz pazar unsuru olarak değerlendirir. Ona sağlıklı besin, temiz çevre, doğal kumaş, güvenli konut, nitelikli eğitim ve sağlıklı bir gelecek çok görülür.
Ona verilen; ucuz kalori, ucuz kumaş, ucuz konut, ucuz umut ve ucuz yaşamdır. Üstelik ucuz olan ne varsa üzeri parlak sözlerle örtülür:
Sürdürülebilirlik. Geri dönüşüm. Yeşil ekonomi. Küresel güvenlik. Serbest piyasa. Demokrasi. İnsan hakları. Kalkınma.
Ne yazık ki çoğunlukla bu sözlerin arkasında başka bir gerçek vardır: Varsılların kirlettiği dünyada yoksulların kirlenmiş, bozulmuş ve insan onuruna yakışmayan bir düzende yaşamak zorunda bırakılması…
Bu nedenle çağımızı anlamak için yalnızca savaşlara, seçimlere, liderlere ve teknolojilere bakmak yetmez.
İnsanların ne yediğine, ne giydiğine, hangi havayı soluduğuna, hangi suyla yıkandığına, hangi evde yaşadığına ve hangi felaket karşısında nasıl yalnız bırakıldığına da bakmak gerekir.
Kıyamet yalnızca bir anda kopan büyük bir felaket değildir.
İnsan bedeninin her gün zehirli havaya, niteliksiz besine, kirli suya, güvensiz konuta ve plastik liflere maruz bırakılması da sürece yayılmış toplumsal bir kıyamettir.
Günümüzde kıyamet koparsa varsıllar kaçacak yer arar; yoksullar ise kıyametin içinde kalır.
Üstelik yoksullar için kıyamet gelecekte kopacak bir oluşum da değildir.
Kimi an zehirli havada, kimi an katkılı besinde, kimi an plastik kumaşta, kimi an sel basan mahallede, kimi an savaş cephesinde, kimi an göç yollarında çoktan başlamıştır.
İşte bu koşullarda sorulması gereken temel soru şudur:
Dünya kimin için yaşanabilir olacaktır?
Varsılların özel adaları, özel jetleri, özel sığınakları, özel gıdaları, özel kumaşları, özel doktorları ve özel güvenlikleri için mi?
Yoksa herkesin temiz hava soluyabildiği, temiz su içebildiği, sağlıklı beslenebildiği, nitelikli kumaşa erişebildiği, güvenli konutlarda yaşayabildiği, savaşlara ve felaketlere kurban edilmediği bir insanlık düzeni için mi?
Eğer yoksul-varsıl ayrımına düşmeksizin eşitlikçi bir düzen kuramıyorsak çevrecilik de, demokrasi de, insan hakları da, sürdürülebilirlik de göstermelik sözlere dönüşür.
Böyle bir düzende yoksulun başına gelense yaşamsal bir yok oluş, yaşamsal bir bozulma ve talandır.
Unutulmamalıdır ki doğa yalnızca varsılların satın alabileceği bir lüks değildir.
Sağlıklı besine ulaşmak yalnızca parası olanların hakkı değildir.
Doğal ve sağlıklı kumaşlardan yapılmış giysilere erişmek yalnızca seçkinlerin ayrıcalığı değildir.
Yaşanabilir bir dünyada sağ kalmak ve sağlıklı yaşamak, yalnızca kaçış biletini satın alabilen varsıllara tanınmış bir ayrıcalık değildir.
Ama gerçekte varsıllar doğayı satın alıyor; yoksullar plastiğe, zehre ve afetlere tutsak ediliyor. İşte bu nedenle çağımızda kıyamet bile sınıfsaldır ne yazık ki…
Didim, 12 Temmuz 2026






























