Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir




Selma ERDAL
Selma ERDAL

Doymuyorlar

Ne karınları doyuyor ne de gözleri…

Özellikle de kasalarından paralar dolup taşsa da dinmiyor hırsları, çünkü her gün daha çoğunu istiyorlar; doymuyorlar.

Ülkenin talan edilmedik tarım toprakları, yeşil alanları, meraları, zeytinlikleri, sebze ve meyve bahçeleri kalmadı. Şimdi de Söke, Didim ve Aydın topraklarına dikildi gözleri…

Çünkü doymuyorlar.

Tarım toprağı, onlar için ekilecek biçilecek yurt toprağı değil artık; maden ruhsatı, enerji yatırımı, turizm projesi, beton alanı, rant kapısı…

Toprak ana mı?
Varsın ağlasın.

Köylü mü?
Varsın toprağından kopsun.

Ağaç mı?
Varsın kesilsin.

Yeter ki kasalar dolsun, yeter ki doymayan iştahlarına yeni sofralar kurulsun.

Dünlerde ABD’nin baskısıyla, 1971’de Nihat Erim hükümeti döneminde haşhaş ekimi yasaklandı; 1974’te Ecevit hükümeti döneminde bu yasak kaldırıldı. Tütün ise yıllar içinde başka politikalarla, başka gerekçelerle, başka düzenlemelerle geriletildi. Köylünün tarlası, üreticinin emeği, ülkenin tarımsal belleği ağır ağır tasfiye edildi.

Tütün tarlaları, pamuk tarlaları, zeytinlikler, meralar, orman kıyıları; durmaksızın üniversite, yol, maden, turizm, enerji yatırımı adıyla parça parça elden çıkarıldı.

Örneğin Bursa Görükle’deki tütün tarlalarının yerinde bugün Uludağ Üniversitesi yerleşkesi var. Kuşkusuz üniversiteye karşı değil sözüm; sözüm, tarım toprağını kolayca gözden çıkaran anlayışa…

Çünkü bu ülkede nedense ilk gözden çıkarılan hep toprak oluyor, hep ağaç oluyor, hep köylü oluyor.

ODTÜ ormanında KYK yurdu yapılması uğruna ağaçların kesilmesine kadar vardı iş… Atatürk Orman Çiftliği’nin parça, parça koparılması, İstanbul ormanlarının havalimanı, üçüncü köprü, duble yollar ve geçiş garantili projeler bahanesiyle parçalanması da kesmedi onları.

Yabana peşkeş çekilen topraklarımızda siyanürlü altın arama yöntemiyle Kazdağları’nın yıllardır süregelen katliamı…

Ege ve Akdeniz kıyılarında, yangınların ardından yeniden alevlenen yapılaşma ve rant tartışmaları…

Zeytinliklerin, meraların, ormanların, kıyıların, derelerin, dağların ve ovaların sermaye iştahına açılması…

Doymuyorlar. Ne yazık ki hiç doymuyorlar.

Sonrasında ne oluyor?

Ekip biçip kendisi üreteceğine, yerli üretimi gerçekten destekleyeceğine, köylünün elinden tutacağına; elini utanmadan yabanın ürettiklerine açıyor.

Akıtma suyla değirmen dönmeyeceğini bile bile…

Halk yabanın tarımsal ürünlere bırakılıyor muhtaç…

Dar gününde yaban hiç olur mu senin derdine ilaç?

Ama kimin umurunda ola ki?

Çünkü doymuyorlar. Hem de hiç doymuyorlar.

Köylünün kümesine, küçük üreticinin yumurtasına, besicinin ahırına, çiftçinin tarlasına bir kusur bulmakta hiç zorlanmadılar. Gün oldu hastalık dediler, başka bir gün verimsizlik dediler, daha ertesi gün piyasa gerekleri dediler. Sonunda küçük üreticiyi yavaş yavaş üretimden düşürdüler.

Mazotun, gübrenin, yemin, samanın, ilacın fiyatını sürekli yükselttiler. Çiftçi yoksulluğun pençesinde haykırdı:

“Yetişin, aman!”

Ama duymadılar.

Duymak istemediler.

Destekleme politikaları güç verdi, verdi de kime?

Yerli üreticiye mi?
Besiciye mi?
Köylüye mi?
Toprağını bırakmamak için direnen çiftçiye mi?

Hayır. İthalat kapıları ardına kadar açılan yabancı üreticiye, aracılara, komisyonculara, dövizle iş yapanlara, bu düzenin arasından avantasını alanlara…

Dış ticaret açığımız arttıkça arttı; döviz kurları da beraberinde yükseldi. Halk her geçen gün yabana daha çok borçlandı. Sofrasındaki ekmek bile dışa bağımlı tarım politikalarının gölgesinde küçüldü.

Ne yazık ki bu işlere neden olanlar, neden oldukları sorunlar yetmezmiş gibi, aradan avantasını alanlar; doymadılar, hiç doymadılar.

Bu yolun sonunda açlığa tutsak edilecek halk var.

Yandaşı da var o halkın içinde, yoldaşı da, karşıtı da…

Konu açlık olunca, işte bu gemideyiz hep birlikte. Ama yükseklerde azametle oturanlar sanılmasın ki bizlerle aynı gemide…

Onlar bizimle aynı sofraya oturmazlar.

Onlar bizim yediğimizi yemezler.

Onlar bizim içtiğimizi içmezler.

Onlar pazarda filesini dolduramayan emeklinin, fiyatını sorup alamadan geri dönen annenin, çocuğunun beslenme çantasına ne koyacağını düşünen babanın derdini bilmezler.

Onların çocuklarına en nitelikli besinler düşer; halkın çocuklarına ise ucuzlatılmış, değersizleştirilmiş, katkılanmış, niteliği belirsiz ürünler…

Açlıktan nefesleri kokarken bile “duble yollar yaptı, nankör gelmeyin” diyenlerin sofrasına da aynı yoksulluk düşer günün sonunda ama onlar da olan bitenin ayırdına varamazlar.

Çünkü açlık parti sormaz.  Yoksulluk sandık rengine bakmaz.

Protein eksikliği, çocuğun sağ ya da sol söylemle büyütüldüğünü hiç umursamaz. Çünkü boş tencere, ideoloji dinlemez.

Ama onlar doymuyorlar; hem de hiç doymuyorlar.

Üstelik hiç de aldırmıyorlar o sevgili ümmetleri sefalet içinde yaşarken…

Ola ki günün birinde, bugün için yerinde sayanlar olur da ayılırsa; yoksulluğun, açlığın, kandırılmışlığın ve yıllarca alkışladıkları düzenin ayırdına varırsa, acaba sonrasında ne olur diye de korkmuyorlar.

Öylesine dalmışlar ki şehvetle yemeye…

Tarımsal toprağı yiyorlar.

Ormanı yiyorlar.

Merayı, otlakları yiyorlar.

Kıyıyı yiyorlar.

Köylünün emeğini yiyorlar.

Çiftçinin alın terini yiyorlar.

Emeklinin ve emekçisin sayılı lokmasını, çocuğun sütünü, gencin geleceğini yiyorlar. Ama yine de doymuyorlar.

Hiç de düşünmüyorlar ki gün gelip de aç midelerin gurultusu, burunlarda özlemle tüttüğünde sıcacık ekmeğin kokusu, kalır mı geriye din, iman korkusu?

Böylesi bir sonu ve sorunu da hiç ama hiç düşünmüyorlar.

Didim, 9 Temmuz 2026

 

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER