Lale Gül, yine sahnede. Geçen haftaki ‘ezan yasağı’ konusundaki yorumundan sonra, bu hafta yazdığı yorumunda, son haftalarda yaşanan kutsal kitap yakma olaylarına değindi ve şöyle yazdı:
“Birkaç hafta önce yine bir Kuran yakılması gerçekleşti. Ancak kısa süre sonra Hollanda’da ilk kez Yahudiliğin kutsal kitabı Tevrat da yakıldı. Kuran yakıldığında büyük tepki gösterildi, siyasi partiler kınama mesajları yayınladı. Tevrat yakıldığında ise neredeyse kimsenin umurunda olmadı.”
Gül hanım, ardından sordu: “Bir Kuran veya Tevrat yakıldığında aynı ölçüde tepki verilmesi gerekmez mi?”
Bu satırlar, ilk bakışta makul bir eşitlik talebi gibi gözükse de, asıl sorun, Lale Gül’ün kutsal değerler gibi son derece hassas meseleleri bir kez daha yüzeysel bir popülizmin aracı haline getirmesinde yatıyor. Geçen hafta ezan sesi meselesine kendisini gereksiz şekilde dahil edip, toplumsal barışa zarar verecek şekilde provokatif bir dil kullanan Gül, şimdi de bilgi ve hassasiyet gerektiren kutsal kitap yakma tartışmasına müdahil oldu.
Lale Gül’e şunu açıkça sormak gerekiyor:
‘Hollanda’daki bu hassas olaylar hakkında bilgin olmadan, kim veriyor sana bu fikirleri?
Gerçekten kutsalların korunmasını mı önemsiyorsun, yoksa yine kendi popülist görünürlüğünü artıracak yeni bir fırsat mı kolluyorsun?’
Kutsal kitapların yakılması gibi derin yaralar açabilecek olaylar, siyasi şov malzemesi yapılmamalı. Hele ki, toplumun zaten yeterince kırılgan olan dinî hassasiyetleri, bir yazarın “güncel polemik üretme” hevesine kurban edilmemeli.
Üstelik Lale Gül, yazısında DENK partisinin Tevrat yakılması karşısında yeterince ciddi bir tepki göstermediğini, hatta adeta bu durumu kabullenmiş gibi sessiz kaldığını ima ediyor. Oysa gerçekte, DENK partisi de her türlü kutsal kitabın yakılmasına açık şekilde karşı çıkan bir çizgide duruyor. Lale Gül’ün bu sessizlik vurgusu, gerçekleri çarpıtarak, sanki Tevrat yakılması DENK tarafından onaylanmış gibi bir algı yaratıyor. Bu, yalnızca ahlaki bir sorun değil; aynı zamanda zaten gerilim dolu toplumsal zemini daha da zehirleyen tehlikeli bir yaklaşımdır. Siyasî bir partiyi ve bir kesimi, yeterince tepki göstermediler diyerek zan altında bırakmak, ucuz polemik üretmenin ötesine geçmez.
Geçen hafta “Ezan sesi yasaklansın mı?” tartışmasında sesini yükselten Lale Gül, şimdi de kutsallar üzerinden yeni bir tartışmanın fitilini ateşliyor. Ancak kullandığı dil, yine ayrıştırıcı, yine empatisiz.
YETTİ ARTIK LALE GÜL!
Kendi bireysel hikâyenden beslenen sürekli mağduriyet edebiyatı, seni toplumun ortak değerleri üzerinde istediğin gibi konuşabileceğin bir “otorite” haline getirmiyor. Eleştiri hakkın var elbette, ancak kutsalları, değerleri ve toplumun ortak duygularını hoyratça kullanarak yapılan her müdahale, sadece bireysel şöhretine hizmet eder, toplumsal uzlaşmaya değil.
Bu toplum, kişisel kırgınlıkların değil, ortak değerlerin üzerinde yükselecek.
Ve kutsal değerlere saygı, popülizmin konusu değil, asgari bir insanlık onuru meselesidir.
LALE GÜL’E AÇIK BIR MEKTUP:
Lale Gül, senin hikâyen bir bireysel özgürlük arayışıyla başladı, fakat bugün geldiğin noktada kendi hikâyene hapsolmuş bir figüre dönüştün. Kendi geçmişinin travmalarını aşmak yerine, onları sürekli güncelleyen ve bu güncellemelerle bir tür ayrıcalık talep eden bir anlatıcı oldun. Özgürlük, sadece kendi hikâyeni anlatmak değil; başkalarının hikâyelerine de kulak verebilmek, onların varlığına da saygı gösterebilmektir.
Sen, geçmişte baskı altında tutulduğunu yazdın; şimdi ise başka sesleri bastırmak için aynı dili kullanıyorsun. Römer gibi farklı bakış açıları sunan insanlara karşı kullandığın küçümseyici üslup, özgürlük ve çoğulculuk adına değil, kişisel bir hesaplaşma adına sahneleniyor.
Ezan tartışmasında sesin yükseldi, ama kalbinin sesini kıstın. Bir toplumun hassasiyetlerini küçümsemek, toplumu ileri götürmez; aksine onu daha da böler. Farklılıklara tahammülü savunuyorsan, sadece senin gibi düşünenlere değil, senden farklı hissedenlere de alan açmayı öğrenmelisin.
Artık sormak gerekiyor: Konuşma hakkın elbette var, ama her konuda merkezde olma, her tartışmada sözü bitirme hakkını sana kim verdi? Toplum adına konuşmak sorumluluk ister, empati ister. Mağduriyetini görünür kılmak için toplumsal birlikteliği kurban ediyorsan, o zaman artık sadece “konuşan” değil, “susturan” biri oluyorsun.
Edebiyat, gerçek anlamda empatiyi öğretir. Umarım bir gün yaşadığın acıları, başkalarının acılarına da aynı hassasiyetle dokunabilecek bir bilgelikle anlatırsın.
O zaman belki, gerçekten hem kendin hem toplum için “yaşayacağın” bir hikâye yazabilirsin.
ÖRNEK ALINABİLECEK ALTERNATİF YAZARLARDAN BAZILARI
Naçizane şahsımı hiç hesaba katmıyorum. Ama alternatif olarak verebileceğim birkaç isim var:
Seyran Ateş
(Aslen Almanya’da daha aktif olsa da, Hollanda’da da yankı bulan bir figürdür.)
Kadın hakları savunucusu, liberal Müslüman bir hukukçu ve imam. İslam içinde reformu savunur ama dinî değerleri de tamamen inkâr etmez. Yapıcı eleştirileri vardır, kişisel mağduriyet değil, kurumsal reform üzerinde durur.
Fidan Ekiz
Gazeteci, yazar ve televizyon sunucusu. Hollanda’da göçmen kökenlilerin meselelerine çok daha dengeli yaklaşan bir isimdir. Hem bireysel özgürlükleri savunur, hem de kültürel değerleri yok saymadan eleştiri yapar.
Özcan Akyol (Eus)
Yazar ve televizyoncu. Açık sözlü, eleştirel ama saldırgan bir dil kullanmadan toplum içi sorunlara temas eder. Kendi geçmişini anlatırken de, daha yapıcı bir dil benimser. Hollanda’daki genç Türkler üzerinde de etkili bir figürdür. (Özcan Akyol’un çok ilginç, hatta inanılmaz bir geçmişi var. Bir gün kendisini sizlere tanıtacağım)
Tuna Tüner
Yeni nesil akademisyen ve yorumcu. Sosyal uyum, kültürel kimlik ve toplumsal birlik üzerine çalışmaları var. Medyada daha az görünse de, nitelikli fikirleriyle dikkat çekiyor.
Enis Odacı
Hollanda’da İslamofobiye karşı mücadele ederken, aynı zamanda Müslüman toplumlar içinde reform ve açık tartışma kültürünü savunan bir aktivisttir. İnanç özgürlüğünü ve toplumsal uyumu birlikte düşünen bir perspektife sahiptir.
Son olarak şunu söyleyebilirim: Lale Gül gibi bireysel öyküsünü merkeze koyan figürlerin yanı sıra, yukarıda isimlerini verdiğim insanlar gibi hem toplumun duygularına hem bireysel haklara daha dengeli yaklaşan temsilcilere ihtiyaç var. Çünkü gerçek toplumsal temsil, yalnızca bağırmakla değil, anlamak, anlamlandırmak ve uzlaştırmakla mümkündür































