Bilmem farkında mısınız; son yıllarda ülkede garip bir dil modası aldı başını gidiyor.
Türkçe sözcük kullanmamak adeta “entelektüellik” göstergesi sayılıyor. Türkçe karşılığı duran sözcükler özellikle tercih edilmiyor; onların yerine Arapça ya da Osmanlıca kökenli sözcükler kullanılınca daha “havalı”, daha “derin”, daha “manevi” olunduğu sanılıyor.
İşin ilginç yanı, bu anlayış yalnızca günlük konuşmalarda değil, devlet kurumlarında da yaygınlaşıyor.
Bir zamanlar Türkçeyi geliştirmek için kurulan Türk Dil Kurumu’nun bile kimi yayınlarında öz Türkçe yerine Arapça kökenli sözcükleri daha sık kullanması dikkat çekiyor. Milli Eğitim Bakanlığı ise işi neredeyse kampanya boyutuna taşıdı. Bakanlık artık “eğitim” demekten çok “maarif” demeyi seviyor.
Maarif modeli…
Maarif vizyonu…
Maarif ailesi…
Sanki “eğitim” sözcüğü Türkçede yokmuş gibi…
Bakan böyle konuşunca alt kadrolar da aynı yolu izliyor. Bir bakıyorsunuz bir proje hazırlanmış:
“Medeniyetten Mühendisliğe.”
İyi de kardeşim, Türkçede “uygarlık” diye son derece güzel, anlaşılır, yerleşmiş bir sözcük varken neden “medeniyet” kullanılıyor?
“Medeniyet” sözcüğü Arapça “medine” yani kent kökünden gelir. Kentleşmiş yaşam, şehir düzeni anlamı taşır. Türk Dil Kurumu ise yıllar önce, yerleşik yaşama geçen ilk Türk topluluklarından Uygurların adından “uygarlık” sözcüğünü türetmişti.
Uygar…
Uygarlık…
Hem kökü Türkçe, hem anlamı açık, hem de halkın anlayacağı kadar duru.
1930’lardan beri kullanılan bu sözcük bugün devlet kurumlarının gözünde nedense değersiz hale geldi. Onun yerine Arapça kökenli sözcükler öne çıkarılıyor.
Üstelik baş köşeye konulan tek smzcük yalnızca “medeniyet” değil.
Eskiden “kutsal emanetler” denirdi. Herkes anlardı. Şimdi bazı belediyeler aynı etkinliği “Mukaddes Emanetler Sergisi” diye duyuruyor.
Niye?
“Kutsal” sözcüğü yetmiyor mu?
Galiba Türkçe sözcük kullanınca etkinliğin manevi değeri düşüyor sanılıyor!
Oysa bu coğrafyada yabancı dile özenme modası yeni değil.
Anadolu Selçuklu döneminde saray çevresinde Farsça modası vardı. Türkçe hor görülüyordu. Önce yeri Tanrı katı olsun Hülagu Han Farsça kullanmayı yasakladı, türlçe zorunlulu getirdi, sonra Karamanoğlu Mehmet Bey çıktı ve ünlü fermanını yayımladı:
“Şimden gerü divanda, dergâhta, bargâhta, mecliste ve meydanda Türkçeden başka dil kullanılmaya…”
Çünkü devletin dili halkın dili olmalıydı.
Osmanlı döneminde ise Arapça-Farsça karışımı, halkın anlamakta zorlandığı Osmanlıca egemen oldu. Saray şairleri öyle ağır bir dil kullandı ki bugün uzmanı olmayan birinin anlaması neredeyse olanaksızdır.
Ama Anadolu ozanları öyle miydi?
Karacaoğlan, Dadaloğlu, Pir Sultan Abdal, Emrah…
Onlar halkın diliyle yazdı. Duru Türkçeyle konuştu. Bu yüzden aradan yüzlerce yıl geçmesine rağmen şiirleri hâlâ anlaşılıyor, hâlâ seviliyor.
Hatta daha da geriye gidin…
Bin yıl önce söylenen Alp Er Tunga Sagusu bugün bile Türk insanına yabancı gelmiyor. Okuyan ya da dinleyen her sözcüğünün anlıyor, ne anlatıldığını kavrıyor.
Çünkü Türkçe güçlü bir dildir.
Kaşgarlı Mahmut’un yüzyıllar önce söylediği gibi Türkçe, anlatım gücü yüksek, köklü ve zengin bir dildir. Sorun dilin yetersizliği değil; kendi ulusınas kendi diline yabancı olanların Türkçe düşmanlığıdır.
Elbette başka dillerden sözcükler alınabilir. Bu doğaldır. Her dil birbirinden etkilenir. Ama sorun gereksinim değil artık; sorun özenti.
Türkçe sözcük dururken özellikle Arapça kökenli sözcük seçmek bir dil tercihi olmaktan çıkıp ideolojik gösteriye dönüşüyor.
Oysa dil; ulusun evidir.
Evin direğini zayıflatırsanız, bir süre sonra çatının altında ortak yaşam da zayıflar.
Dilini unutan, başka dili kullanan topluluklar sonrasında kendi benliklerini iyitirir, dilin kullandıkları ulus içinde asimile olurlar.
Farsça modası geçti.
Osmanlıca gösterişi geçti.
Bugünkü Arapça özentisi de geçecek.
Çünkü bu ülkenin dili Türkçedir.
Ve Türkçe, kimsenin desteğine ihtiyaç duymayacak kadar güçlü bir dildir.
Kaşgarlı Mahmut’un belirttiği gibi Türkçe çok güçlü bir dildir.






























