Son dört gündür İstanbul’da yaşananlar, toplumsal sözleşme kavramını yeniden gündeme getirdi. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun sorgulanması, yargılanması ve tutuklanması bağlamında gösterilen tepkiler, yalnızca Türkiye’nin siyasal ve toplumsal yapısının değil, aynı anda demokrasi ve toplumsal sözleşme anlayışının ne kadar güncel ve anlamlı olduğunu da sorgulamamıza neden oldu. Özellikle sosyal medyada gördüğümüz bir fotoğraf, bu tartışmayı somutlaştırdı. Ki o fotoğrafta; polislerin kalkanlarıyla oluşturdukları barikatın önünde diz çökmüş bir genç kız, elinde Toplumsal Sözleşme kitabıyla kameralara gülümsüyordu. Kanımızca bu fotoğraf; yalnızca bir genç kadının cesur bir tavır sergilemesinin göstergesi olmakla kalmıyor, aynı anda Rousseau’nun düşüncelerinin, günümüzün siyasal bağlamında nasıl anlam kazandığını sorgulayan bir simgeye dönüşüyordu.
Dolayısıyla bu görüntü; toplumsal sözleşmenin yalnızca bir “başucu kitabı” olarak mı kalması gerektiğini yoksa toplumsal çatışma ve baskı anlarında gerçekten bir çözüm aracı olup olamayacağını tartışmamıza neden oluyordu.
İşte böyle Türkiye gibi demokrasiyi içselleştirmede sorunlar yaşayan ülkelerde; toplumsal sözleşme genellikle kriz anlarında anımsanan bir kavram olurken, Batılı ülkelerde bu kavram daha çok kuramsal bir temelde, halkın karar süreçlerine katılımını artırma yoluyla işlevsel duruma gelebiliyor. Peki, bu durum, toplumsal sözleşmenin güncelliği ve anlamı hakkında neler söylüyor? Bu bağlamda, Toplumsal Sözleşme kitabı günümüzde de bir başucu yapıtı olarak değerlendirilebilir mi?
Jean-Jacques Rousseau’nun 18. yüzyılda yazdığı Toplumsal Sözleşme, halk egemenliğini ve toplumsal eşitliği savunan bir metin olarak modern siyaset felsefesinin temelini oluşturan çalışmalardan biridir. Rousseau bu çalışmasında; bireylerin özgürlüklerini korumak adına toplumla yaptıkları sözleşmeye dayanarak, devletin meşruiyetinin halkın rızasına bağlı olduğunu savunur. Bu görüş, Batılı demokrasi anlayışının merkezinde yer alır. Ancak Rousseau’nun Toplumsal Sözleşmesi, çoğunlukla kuramsal bir ilke olarak kalmaktadır ve günümüzün siyasal düzenlerinde etkili bir biçimde uygulanmamaktadır.
Günümüzde Batılı ülkelerde toplumsal sözleşme, genellikle bir hukuksal çerçeve, anayasal bir temele dayanarak işler. Toplumun ortak iradesi; seçimler, yasalar ve politikalar aracılığıyla düzenlenir. Bu bağlamda, Rousseau’nun düşünceleri, halkın yöneticiler karşısındaki egemenliğini sağlamak için bir araç olarak kullanılır. Toplumsal sözleşme; özellikle temel haklar ve özgürlükler üzerinden biçimlenen tartışmaların odak noktasıdır, ama uygulamada halkın gerçek egemenliği ya da devletin halkla olan ilişkisi büyük ölçüde bir seçim aracılığıyla ya da düzenin kendini sürekli olarak yeniden üretmesi yoluyla işlemektedir.
Buna karşın Türkiye gibi demokrasiyi tam anlamıyla içselleştirememiş, siyasal baskılar altında varlık göstermeye çabalayan ülkelerde, toplumsal sözleşme kavramı oldukça başka bir biçimde gündeme gelir. Bu tür ülkelerde toplumsal sözleşme, çoğunlukla bir çözüm aracı olarak, kriz zamanlarında veya büyük toplumsal gerilimlerde anılır, akıllara gelir. İstanbul’daki protestolar ve İmamoğlu’nun tutuklanması gibi olaylar, bu tür kavramların yeniden anımsanmasına ve halkın demokratik haklarını savunma adına toplumsal bir sözleşme oluşturma gerekliliğini duyumsamasına yol açar.
Hiç kuşkusuz sosyal medya üzerinde gözümüze takılan o fotoğraf; bir genç kızın Rousseau’nun Toplumsal Sözleşme kitabını elinde tutarak, polis barikatının önünde oturması, gerçekte bir arayışın simgesidir. Üstelik bu arayış simgesi; yalnızca bir kitapla sınırlı kalmayan, halkın kolektif iradesini yansıtan bir eylemin, baskı altındaki toplulukların başvuracağı bir çözüm aracı olduğuna ilişkin güçlü bir iradenin kamusal alana yansımasıdır. Bir başka deyişle Türkiye gibi demokrasinin sağlam temeller üzerinde yükselmediği toplumlarda; toplumsal sözleşme bir umut aracı, bir çözüm önerisi olarak gündeme getirilmektedir. Dahası bu fotoğraftaki genç kızımız elindeki TOPLUMSAL SÖZLEŞME kitabıyla; Türkiye’deki toplumsal eylemlerde toplumsal sözleşmenin bir çözüm olarak kullanılabileceğini ve halkın demokrasi istemleriyle, devletin politikalarını yeniden biçimlendirilebileceğini söylemektedir. Yeter ki bu sözler duyulsun.
Dileğimiz bu sözlerin gerçekten duyulmasından yanadır.
Didim/ 24 Mart 2025