Son yıllarda uluslararası siyasal alanda “popülizm” kavramı giderek daha çok yankılanıyor. Kavram; kimileri için halkın gerçek sesi, kimileri içinse demokrasiyi tahrip eden/bozan/erozyona uğratan bir virüs…
Bu bağlamda sorulması gereken bir soru var:
– Acaba “Halk benimle!” diye yüksek sesle haykıran bir lider; gerçekten de halkın doğal/saygın/tek/vazgeçilmez bir temsilcisi olarak değer mi görür? Yoksa bu söylem; demagojinin karanlık sularında kaybolan bir iktidar oyunundan başka bir şey değil midir?
Popülizm; siyasette halkın adına konuştuğunu ileri süren, ancak “seçkinler” olarak tanımladığı grupları düşman olarak adlandıran siyasetçilere özgü bir stratejidir. Popülist liderler; kendilerini bir “arabulucu” olarak değil, halkın yegâne/tek/biricik sesi olarak sunarlar. Toplumu homojen bir kitle gibi göstermeye çalışarak, bireysel ve çoğulcu görüşleri görmezden gelirler, yok sayarlar. Bu strateji genellikle üç adımdan oluşur.
1)Toplumu “biz” ve “onlar” şeklinde kutuplaştırma
2)Ekonomik krizleri “göçmenler” ya da “dış güçler” gibi basit hedeflerle açıklama
3) Muhalefeti “hain”, medyayı “yalancı” ve yargıyı “seçkinlerin oyuncağı” olarak yaftalayarak kontrolü ele alma
Kuşkusuz bu kavram yeni bir olgu değildir. Antik Atina’da Kleon, Roma’da Sezar, 20. yüzyılda Hitler, kendi dönemlerinde benzer taktiklerle kitleleri manipüle etmişlerdir. Günümüzde de Brezilyalı bir siyasetçi ve eski asker olan Bolsonaro’nun “aşı karşıtı” komploları, popülist manipülasyonun yakın geçmişteki yeni boyutlarını gözler önüne sermiştir.
Jair Bolsonaro 2019-2022 yılları arasında Brezilya’nın devlet başkanlığını yapmıştır. Aşırı sağcı popülist bir başkan olarak tanınan Bolsonaro; otoriter eğilimleri, sert söylemleri ve özellikle sosyal medya üzerinden yürüttüğü agresif siyasi kampanyalarıyla bilinir.
Bolsonaro; günümüz siyaset dünyasında sağ popülizmin ve otoriter eğilimli liderliğin bir örneği olarak değerlendirilmektedir.
Popülizm kavramına geri dönersek; ideolojik bir taraf seçmeksizin hem sağda hem de solda popülist liderler görülebilir. Sağ popülist liderler, “göçmenler işinizi çalıyor!” Ya da “milli değerler tehdit altında!” gibi söylemlerle milliyetçiliği ve muhafazakarlığı kullanarak destek kazanırken, sol popülistler de “zenginler sizi sömürüyor!” Ya da “sistem adaletsiz!” gibi söylemlerle eşitsizliğe karşı bir halk hareketi oluşturur. Her iki tür de ortak bir noktada buluşur. Çünkü her iki tür de gerçeklerden çok duygulara hitap ederek karmaşık sorunlara basit “suçlular” yaratırlar.
Popülizm, demokrasiyi zayıflatan bir asit gibi işler. İlk başta “halkın sesi” olarak algılanan liderler; ilerleyen süreçte medyayı susturma, yargıyı ehlileştirme ve seçimleri zayıflatma gibi adımlarla otoriterleşirler. Polonya ve Brezilya, bu tehlikeli geçişin çağdaş örnekleridir.
Demokrasilere/demokratik kültüre zarar veren bu gidişata, bu sürece karşı ne yapmalı?
Kuşkusuz gerçekleri savunmak, bilgi kirliliğine karşı sivil toplumun ve bağımsız medyanın gücünü artırmak gerekliliktir, zorunluluktur. “Biz ve onlar” yerine “hepimiz” diyen, kutuplaşmayı reddeden bir siyaset anlayışı desteklenmelidir. Halkın yerel karar alma işleyişlerine etkin katılımı sağlanarak katılımcı demokrasi güçlendirilmelidir. Gelir eşitsizliğini azaltacak politikalar izlenerek, ekonomik mağduriyetin popülizme zemin hazırlaması engellenmelidir.
Popülizm, demokrasinin zayıf anlarında ortaya çıkan bir hayalettir, bir kabustur, bir karabasandır. Onu yenmenin yolu; korku yerine umudu bünyesinde taşıyan, düşmanlık yerine diyaloğu besleyen siyasal önderlerin yetişmesini desteklemekten geçer. Unutmamalıdır ki gerçek demokrasi; tek bir sesin değil, çoğulculuğun uyumudur.
Didim, 6 Mart 2025