Uluslararası siyasette dengenin hızla değiştiği, belirsizliklerin arttığı bir dönemdeyiz. ABD’nin dış politikadaki yönelimi ve NATO içindeki ayrışma sinyalleri, Avrupa Birliği’ni (AB) yeni stratejik arayışlara itiyor. Bu süreçte, uzun yıllardır durağan seyreden AB-Türkiye ilişkilerinin yeniden hareketlendiği görülüyor. Kuruluşundan beri Türkiye’yi arasına almayan AB; ansızın neden yakınlaşma gereği duydu Türkiye ile? Bu yakınlaşmanın ardında hangi çıkarlar, beklentiler, pazarlıklar, ince hesaplar, kurnazlıklar var (elbette ki AB açısından)?
AB’nin Türkiye ile yakınlaşma sürecini yalnızca askeri kaygılarla açıklamak yeterli midir? Bunun arkasında şu temel etkenler de olabilir mi acaba? Örneğin Jeopolitik Değişkenler gibi… Ukrayna-Rusya savaşı, enerji krizleri ve göç dalgaları gibi etkenler, AB’yi kendi güvenlik politikasını yeniden biçimlendiriyor. Türkiye, NATO üyesi olması ve Orta Doğu, Kafkasya ve Karadeniz havzasında etkili bir aktör olması nedeniyle bu süreçte kritik bir rol üstleniyor olabilir mi?
Belki de Ekonomik Bağımlılıklar gibi… Bilindiği gibi AB ve Türkiye arasındaki ticaret hacmi büyük… AB, Türkiye’nin en büyük ihracat pazarlardan biri ve sanayi tedarik zincirinde kritik bir ortak olduğu için bu ekonomik ilişkiler, yeni jeopolitik dengelerle yeniden mi biçimleniyor?
En önemlisi de Güvenlik ve Savunma gerekçeleri gibi… AB, ortak bir ordu kurma planlarını yoğunlaştırırken, Türkiye gibi askeri kapasitesi güçlü bir ülkenin yanında olmasını mı istiyor? NATO çatısı altında önemli bir rol oynayan Türkiye, Avrupa’nın güvenlik denkleminde yaşamsal bir noktada duruyor olabilir mi?
Dahası Avrupa’nın göç politikaları ve enerji yollarının güvenliği, Türkiye ile iş birliğine gereksinim duyması da önemli bir etken olabilir mi? Özellikle Suriyeli mülteciler konusunda AB’nin Türkiye’ye gereksinimi, Türkiye’yi bir tampon bölge gibi kullanması da cabası…
İşte burada sormamız gereken bir soru var:
ABD seçimleri sonrası bütün dünyayı ama en çok da AB ülkelerini etkileyen, dahası endişelendiren bu ortamda acaba Türkiye, yeni bir Pirüs Zaferine* mi sürüklenebilir?
Tarihte Osmanlı-Rus savaşları ve Kurtuluş Savaşı’ndaki jeopolitik dönemeçler, bugün de gündeme getirilebilir mi? Osmanlı, pek çok savaşta zafer kazansa da, Avrupa güçlerinin uzun vadeli stratejileri sonucunda toprak kayıpları yaşamıştı. Bugün ise Ukrayna-Rusya savaşında Avrupa’nın bir tampon bölge yaratma çabası içinde olduğu açık. Türkiye, olası bir AB-Rusya çatışmasında bir kez daha “ön cephe” mi olacak?
Günümüzde hiçbir NATO ülkesi, kesin zafer güvencesi veremez. Türkiye’nin, Batı’nın güvenlik politikalarının bir parçası durumuna gelmesi, uzun sürede çıkarlarına ne kadar hizmet eder? Burada stratejik bir seçimden öte, zorunlulukların dayattığı bir yakınlaşma söz konusu olabilir mi?
Dahası AB’nin güvenliği için “amiyane deyişle” yine okkanın altına giden dünün Osmanlısı’nın ardılı Türkiye Cumhuriyeti Devleti olabilir mi?
Kuşkusuz büyüklerimiz bizden daha iyi bilir ama biz de az çok Tarih ve Siyaset biliyoruz. Balık bellekli de değiliz; dünleri çok iyi anımsıyoruz. Balkan kökenli bir kişi olarak; Osmanlı-Rus Savaşı sonrasında yitirilen topraklarımızın, göç yollarına düşen atalarımızın acıları da genetik şifremizde kayıtlı. Dolayısıyla aklımız erdiğince, dilimiz döndüğünce; bir de yurttaşlık haklarımız gereğince düşüncelerimizi açıklıyoruz. Elbette ki biz de düşünüyoruz, sorguluyoruz Türkiye’nin seçimi ya da kararları üzerine…
Türkiye’nin şu an için üç temel seçeneği bulunuyor diyebilir miyiz?
İlk seçenek olarak Batı Bloku ile Yakınlaşma (AB ve NATO):
Bu seçenek, Türkiye’nin askeri ve ekonomik güvenlik alanında Batı ile daha derin entegrasyonunu gerektiriyor. Ancak bu, tam bir uyum mu, yoksa göz ardı edilebilecek bir güvenlik tamponu mu? sorusunu beraberinde getiriyor.
İkinci seçenek olarak Rusya ve Asya’ya Yönelme:
Rusya ile derinleşen enerji, savunma ve ticaret bağları, Türkiye için farklı bir yön sunuyor. Ancak, Rusya ile tam entegrasyon, Batı ile ilişkileri koparma anlamına gelebilir ve Türkiye’nin bağımsız hareket alanını daraltabilir.
Üçüncü seçenek olarak da Bağımsız ve Dengeli Dış Politika:
Türkiye, kendi stratejik konumunu kullanarak hem Batı hem de Doğu ile dengenin korunduğu bir politika izleyebilir. Ancak, böyle bir politikanın uzun vadede istikrarlı olması için iç siyasette güçlü bir mutabakat gereklidir ki Kemal ATATÜRK’ün “yurtta barış, dünyada barış” ilkesine bağlı kalmak ya da İkinci Dünya Savaşı’nda İsmet Paşa’nın uyguladığı tarafsızlık politikasını uygulamak… Kuşkusuz göz ardı kalacak seçeneğin de bu üçüncü seçenek olduğunu da düşünebiliyoruz. Çünkü bu devletin kurucu babasını reddedenler, O’nun manevi varlığına saygı göstermeyenler, ilkelerine, görüşlerine, değerlerine, önerilerine, öğütlerine mi saygı gösterecekler?
*Pirüs Zaferi için bir anımsatma:
Pirus Zaferi, MÖ 279 yılında Pirus’un Roma Cumhuriyeti’ne karşı kazandığı ancak ağır kayıplar verdiği bir savaştır. Bu savaş, “Pirus zaferi” teriminin doğmasına neden olmuştur.Savaştan sonra Pirus’un, zaferden dolayı tebrik edildiğinde, “Bir zafer daha kazanırsam, ordumdan hiç kimse kalmayacak.” dediği rivayet edilir. Bu söz, “Pirus zaferi” teriminin doğmasına neden oldu.”Pirus zaferi”, kazanılması halinde kazanan tarafa verdiği zararın kazanımdan daha büyük olduğu zaferleri ifade eder.
Bizim tarihimizde de Osmanlı-Rus Savaşı sonrası; kazanılan savaşa karşın yaşanılan kayıplar bağlamında bir Pirüs Zaferi benzetmesi yapılabilir.
Didim, 7 Mart 2025