Sınır “namus” mudur?

Sınır “namus” mudur?

ABONE OL
10 Eylül 2021 06:43
Sınır “namus” mudur?
0

BEĞENDİM

ABONE OL

           Geçenlerde muhalefet ‘Sınır namustur’ diye bir slogan atmıştı.

            Sanıyorum çoğu ‘sözde aydın’ımız da destek çıkmıştı.

            Bu tür sözde aydınların her üç sözcüğünden birinin ‘loji’ ile bitmesine karşın, epistemoloji’den haberleri olmadığını rahatlıkla ileri sürebilirim.

            Bu konuda en uygun deyim ‘söz namustur’ deyimidir.

            Şu anlamda ki, onurlu (burada namuslu) insanların sözlerine güvenilebilir.

            Sözünde durmayanlar ise ‘onursuz’, ‘güvenilmez’, ‘sahtekâr’ insanlardır, yani ‘namussuz’…

            Sözkonsu olan, bir ülkenin ‘sınır’ları ise, tarihin her döneminde bu sınırlar ‘değişmiş’ olup, herhangi bir gelecekte de ‘değişebilir’ler.

            Şimdi kalkıp o ülkenin ‘namusu oynak’tır denilebilir mi?

            Demek ki, burada aranan ‘namus’, ‘sınır’larda değil ama o ülkenin o andaki ‘yöneticileri’nde aranmalıdır.

            Çünkü ülke sınırları, jeopolitikçilerin çok sevdikleri ‘güç dengesi’ne göre bağıtlanan ‘uluslararası antlaşma’larla belirlenmiştir (traité).

            Eğer bir ‘namus’ aranacaksa, bu, ‘sözleşme’, ‘andlaşma’ ve ya da o ‘söz’e uyulup uyulmadığında aranacaktır.

            Örnek olsun, Yunanistan’ın Ege Denizi’ndeki ‘antlaşmalar’a uymaması, denilebilirse eğer, Yunanistan Hükûmeti’nin ‘namussuzluğu’ olduğu kadar, ona direnemeyen Türk Hükûmeti’nin ‘namus yoksunluğu’yla açıklanabilir.

            Yani ‘namus’ Ege Denizi’nde değil, ama iki ülkenin cumhurbaşkanı, başbakanı, şefi, reisi her ne ise onun ‘sorunu’dur.

            Benzer biçimde, Irak’a, Suriye’ye, Azerbaycan’a, Ermenistan ya da Afganistan’a ‘müdahale’ler de, eğer  ‘ikili andlaşma’lara dayanmıyorsa, doğrudan ‘namussuzluk’ olarak değerlendirilmelidir.

            ABD ve İsrail gibi ‘haydut’ (yani yöneticileri namussuz) devletlerin yaptıkları ‘müdahale’ler de kendi ‘doğalarına uygun’  davranışlar olabilirler.

            Ancak bu konuyu burada keselim derim.

            Çünkü, geçen yazıdan hareketle (Bkz Coğrafya’nın C’si), coğrafyanın fesine gelmek istiyorum.

            Ünlü tarihçi Fernand Braudel’in tarihçi olmadan önce coğrafyacı olmak istediğini biliyor muydunuz?

            Giderek ‘tarihin coğrafyası’ denilen bir araştırma alanı da yok değildir.

            Nitekim Xxnci yüzyılın başında tarihin coğrafyası üzerine kimi çalışmalar yapılmıştı.

Örneğin Jean Brunnes ve Camille Vallaux (Géographie de l’Histoire, Paris, 1921) araştırmalarını üç başlık altında sürdürmüşler: beslenme ve gıda coğrafyası, nüfus coğrafyası ve devletlerin coğrafyası.

Bu sonuncuyu, yani ‘Devlet’lerin coğrafî olarak nasıl biçimlendiklerini ‘tarihsel’ olarak ele alıyorlar.

Buradan hareketle, o sıkça yinelenen Devlet’lerin oluşumunda ‘Coğrafya Kaderdir’ formülüne ulaşılıyor.

Eğer öyle olsaydı Türk’lerin ‘kader’i Orta-Asya’dan başkası olmayacaktı.

Devlet-Ulus’ların, yine benim tanımlamama göre, ‘ikinci kuşak uluslaşma süreci’ döneminde, yani iki Büyük Savaş arası dönemde, bu tür araştırmaların yoğunluğundan sözedilebilir.

Ne var ki, aradan yüzyıl geçtikten sonra, globalleşme ile birlikte diyelim, Devlet-Ulus’ların sonunun geldiği muştulanmıştı.

Bu kez ‘sınır’ların silikleşmesiyle birlikte ‘kader’ de ortadan kalkmış oldu.

Şimdi şu ‘namusun kaderine’ bakın diyesi geliyor insanın.

Bitirirken, eğer gerçekten ‘bilimsel’ konuşmak isteniyorsa, öncelikle konunun epistemolojisini de bilmek gerekir diyeceğim.

En az 10 karakter gerekli


HIZLI YORUM YAP