Lozan zafer miydi, hezimet miydi?

ABONE OL
30 Eylül 2016 20:22
0

BEĞENDİM

ABONE OL

 

Olağanüstü Hal uygulamalarıyla güçlenen Tayyip Erdoğan, ayakta durabilmek için koltuk değneğine ihtiyacı kalmadığını anladı ve “Fabrika ayarları” denen İslamcı kimliğini yeniden öne çıkardı. Zaten bundan hiç vazgeçmemişti. Erdoğan’ın “Türkiye tarafından teslim alındığı” ve eski politikalarından vazgeçerek “Kemalizm’e yaklaştığı” yalnız bazı kişilerin kuruntusuydu.

Necip Fazıl Kısakürek ve Kadir Mısırlıoğlu gibi Padişahçıların gerici ideolojisiyle yetişen Erdoğan’ın geçen yıllarda Lozan Anlaşması’nı övme, sıkıştığı zamanlarda “Gazi Mustafa Kemal”in adından olumlu olarak söz etme politikası bir “devlet protokolü” gereğiydi. 70 yıllık devlet geleneği öyle birkaç yılda yıkılamazdı! Her şeyin bir zamanı var değil mi?

Kurtuluş Savaşı yıllarıyla ilgili tersi ileri sürülemeyecek bir gerçek varsa o da son Osmanlı Padişahının bu savaşta İngilizlerin kanatları altına sığınarak Kuvayı Milliye Hareketine düşman olduğudur. Bu hareketi hem kendi, hem de efendisi olan İngilizler hesabına boğmaya çalıştı. Buna rağmen kazanılan büyük zaferden sonra hâlâ padişahlık iddiasından vazgeçmedi.. İtilaf Devletleri, Lozan Konferansı’na Ankara ile birlikte onun hükümetini de çağırdılar. Bunu önlemek isteyen TBMM 1 Kasım 1922’de zaten artık hiçbir yerde sözü geçmeyen padişahlığı kaldırdı. İstanbul hükümeti padişaha istifasını verdi. Vahdettin de tutuklanacağı korkusuyla İngilizlere sığındı. Türkiye günlerce bayram yaptı.

Lozan’ın bir zafer değil, yenilgi olduğu iddiasının asıl sebebi, Lozan anlaşması değil, bu anlaşmayı imza edenlerin ortaçağ kurumlarına daha sonraki yıllarda indirdikleri darbelerdir. Halifeliğin kaldırılması, Medeni Kanun, medreselerin, tekke ve zaviyelerin kapatılması,  Yeni Harflerin kabulü… Bunu “kötü” insanlar yapmıştı, dolayısıyla onların imzaladığı Lozan Anlaşması da zafer değil, büyük bir hezimetti. Türkiye Lozan’da milleti ve ülkeyi Hıristiyanlara satmıştı!

İnsan merak ediyor: Acaba Lozan’da Türkiye’yi zaferin gerçek sahibi Ankara değil de Padişah temsil etseydi, nasıl bir anlaşma ortaya çıkardı? Unutmamak gerekir ki, 10 Ağustos 1920’de Sevr Anlaşması imzalandığı zaman Batılıların Türkiye’de tanıdığı tek otorite Padişah’tı. Padişah’ın temsilcileri de Sevr müzakerelerinde bulunmuş, kararı imzalayarak İstanbul’a dönmüşlerdi. Çünkü vatanın bütünlüğü ve milletin bağımsızlığı emperyalistlere yalvarıp yakarmakla elde edilemiyordu…

GÜCÜN NE KADARSA HAKKIN O KADARDIR

İsmet Paşa’nın başkanlığındaki Lozan Heyeti’nin, Ankara’dan Lozan’a giderken kendilerini bağlayan proje altı maddelik Misakı Mill idi. Bu metnin çetin bir pazarlığını da yaptılar.  Hatta bir ara görüşmekler kesildi. Ankara’ya dönüp Meclis’e ve hükümete bilgi verdiler ve yeni talimatlarla Lozan’a döndüler. Misakı Milli’nin hedeflerini büyük ölçüde kabul ettirdiler. Ancak bazı konularda taviz de vermek zorunda kaldılar. Musul sorununun ertelenmesi ve Cemiyeti Akvam’a havale edilmesi verilen ödünlerin başında gelir.

Ne var ki bu zorunlu bir uzlaşmaydı. Musul’un Türkiye’ye katılması için Ankara’nın  yeni bir savaşı göze alması gerekirdi. Türkiye, Ordular İzmir’e indikten ve ertesi gün Bursa’yı kurtardıktan sonra yeni bir savaşı göze alamazdı. Ordu zaferden tatmin olmuştu ve terhis bekliyordu. Kürt ve Arap nüfusun yaşadığı Kuzey Irak için yeni bir savaşa girmek istemiyordu. Ankara’dan Kuzey Irak’a gönderilen Özdemir Bey komutasındaki gerilla kuvvetleri de İngilizlere karşı başarılı olamadığı gibi, bölge halkından da beklediği desteği görememişti.

Atatürk’ün en büyük özelliği, başaramayacağı bir işe girişmemesidir.  Bu nedenle, İzmir’in ve Bursa’nın kurtarılmasından sonra orduyu İstanbul ve Trakya üzerine yürütmemiştir. Ordunun Boğazlar Bölgesine yürümesi ihtimaline karşılık İngilizler dominyonlarından asker isteyerek yeni bir savaş tehdidinde bulundular. Neyse ki Fransızlar araya girerek Mudanya Konferansının toplanmasını sağladılar. Bu konferansın kararları sonucu Doğu Trakya’daki Türk toprakları Yunanlılardan teslim alınarak TBMM idaresine teslim edildi. İstanbul’daki İngiliz işgalinin ise sembolik bir değeri bile yoktu.

Gerçi Lozan Anlaşması’nın görüşülmesi sırasında TBMM’nde de sert tartışmalar yapıldı.  Bazı mebuslar, Türkiye’nin o zamanki gücünü hesaba katmayarak daha fazlasını istiyorlardı. Fakat Mustafa Kemal Paşa, hak’la kuvvet dengesini çok iyi biliyordu ve bir an önce savaş ekonomisinden çıkıp yeni Türkiye’yi kurma niyetindeydi. Bu nedenle Musul’un Misakı Milli sınırları içinde olmadığını bile söyledi. Mebus Veli Bey: “Paşa Hazretleri Misakı Milli metnini hazırlayanlardan biri benim” dediği zaman ona “Hazırlamaz olaydın!” diye bağırmıştır.

Her şeyde bir hayır vardır derler: Kuzey Irak iyi ki Türkiye toprakları içinde yer almadı. Alsaydı, buradaki Kürt ve Arap isyanlarının Türkiye’ye büyük bir ayak bağı olacağı, Yemen’de olduğu gibi bir Türk, Kürt, Türkmen, Yezidi ve Arap mezarlığına dönüşeceği kesin gibidir. Yeni Türkiye’nin kurulduğu zaman dilimi, dünyada milliyet çağının da başladığı zamandır. Dincilik ve mezhepçilik bunu idrak etmekten acizdir.

Tayyip Erdoğan’ın Lozan düşmanlığında Şam’da Emevi Camii’nde namaz kılma tutkusunun etkili olduğunu sanıyorum. Gerçi bugünkü Suriye toprakları Misakı Milli’nin konusu değildi. Ege adaları ise hiç değildi. Şu farkla ki, nüfusu Rumlardan oluştuğu halde Çanakkale Boğazı’nın güvenliği için Gökçeada ve Bozcaada, özerk bir yönetim altında olmaları şartıyla Türkiye’ye verilmiştir.

Lozan düşmanlığı, Padişahçıların Kuvayı Milliyecilerden öç alma hareketinden başka bir şey değildir. Necip Fazıl ve Kadir Mısırlıoğlu’nun küf kokan Ortaçağ ideolojisinin peşine takılanlardan başka türlüsü de beklenemez. (30 Eylül 2016)

Kitap: Taha Akyol, Sefa Kaplan, Açık ve Gizli Oturumlarda Lozan Tartışmaları, İstanbul, 2013, Doğan Kitap, 842 sayfa.

zlo

Fotoğraf: Lozan’da Lozan görüşmelerinin yapıldığı şatonun girişinde, anlaşmanın anısına çakılan plakanın önünde (10 Ekim 2000)

En az 10 karakter gerekli


HIZLI YORUM YAP