Orta Vadeli Program (OVP), devletin üç yıllık ekonomik gidişatını çizen, bütçe düzenini odak noktasına alan yapısal bir belge olarak yaşamımıza girdi. Ülkemizde 2006 yılından bu yana düzenli biçimde yayımlanan bu izlence; piyasalara güven vermeyi, fiyat artışlarını dizginlemeyi amaçlıyor. Son dönemde ise “akılcıya dönüş” sloganıyla, düşük faiz direncinden vazgeçilerek sıkı para politikasına geçişin ana metni durumuna geldi. Kamu harcamalarında kısıntı, vergi oranlarında artış, büyüme hızının yavaşlatılması gibi önlemler ardı ardına yürürlüğe kondu.
Yurttaşın anlamakta güçlük çektiği ekonomik veriler ortaya konularak rakamlar, grafikler, soğuk sayısal veriler uçuşmakla birlikte; izlencenin asıl başarısı makro göstergelerle ölçülür oldu. Ne var ki bu verilerin ardındaki toplumsal bedel, genelde raporların dipnotlarında bile yer bulamayan bir ayrıntı olarak kaldı. Anaparadar çevrelerine verilen sözler tutulurken, geniş kitlelerin bekledikleri savsaklanarak ertelendi.
***
Peki, bu izlence emekçinin yaşamına ne getirdi? Yanıt; yaşamı zorlaştırdı, alım gücünü düşürdü, daha çok borca sürükledi, sosyalleşmesine pranga vurdu! Neler mi yaşandı? Fiyat artışlarını düşürme gerekçesiyle ücret artışlarının beklenen enflasyona göre ayarlanması, ücretli çalışanın emeğinin karşılığını alamaması, temel gereksinmelere ulaşımın zorlaşması… Ekmeği artmak şöyle dursun, sofradaki katık her geçen gün biraz daha azaldı. Erinçli bir yaşam düşü, yerini ay sonunu getirme kaygısına bıraktı. Kredi kartı borçları katlandı, emekçiler için yaşam yalnız “kavgayla” biçimlendi!
Toplumsal haklardaki kısıntılar, yüksek vergi yükü, artan yaşam masrafı; emeğiyle geçinenlerin omuzlarına binmiş ağır bir yük şimdi… Sokaktaki yurttaş için OVP, sayılarının düzeltilmesi demek olmuyor, mutfaktaki yangının sönmesi anlamına gelmiyor. Tersine, anaparadarın kazanç oranları korunuyor, kamuda savurganlıktan kaçınılmıyor… Ancak, son yıllarda emeğin ulusal gelirden aldığı pay en düşük düzeye gerileyebiliyor! İzlence, geniş yığınlar için daha erinçli/ gönençli bir yaşam yerine, daha derin bir yoksullaşma sürecini dayatıyor!
***
İktidarın diretmesi, küresel anapara odaklarına “güvenli liman” olunduğunu kanıtlama çabasından başka bir şey değildir. Sözde amaç; yabancı yatırımı ülkeye çekmek, döviz dar boğazından çıkmak, yurttaşa pembe düşler satmaktır. Oysa bu yol tek seçenek değildir; düpedüz zengini koruyan, yoksulu ezen sınıfsal bir yeğlemedir. Bu seçimle iktidar; krizin tüm yükünü emeğiyle geçinenlerin omuzlarına yıkarken, anapara sahiplerinin kazançlarını güvence altına almayı seçmiştir. Başka bir yol kuşkusuz vardır: Kaynakların rant odaklı izlenceler yerine üretim ekonomisine aktarılması, kamusal yatırımların canlandırılması, savurgan harcamaların durdurulması olasıdır. En önemlisi; emekçinin insanca yaşayabileceği, emeğinin tam karşılığını alacağı hakça bir bölüşüm düzeni yaşama geçirilebilir.
Var olan yönetim, faturayı halka keserek anapara birikimini korumayı seçerken, piyasanın kurallarını değiştirilemez göstererek toplumun hakça yaşama istenci bir kenara itiyor. Bu ısrar, ekonomik bir zorunluluktan çok, politik bir yönelimden başka bir şey değildir. Çıkış yolu; piyasaların beklentilerini değil, insanın onurlu yaşam hakkını önceleyen toplumcu bir çabadır. Seçilen bu yolun sonunda ışık görünse bile, o ışığın emeğiyle geçinenleri aydınlatmayacağı bugün yaşananlar gibi açık!
***
Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz’ın son açıklamaları, bu politik yönelimin sarsılmadan süreceğini bir kez daha kanıtlıyor. Yılmaz, izlencenin uygulanmasında herhangi bir kesintinin söz konusu olmadığını vurgulayarak, belirlenen “yol haritasına” sıkı sıkıya bağlı kalacaklarını söylüyor. Eylül ayında yapılacak güncellemelerle ekonomik hedeflerin yeniden yapılandırılacağını söylese de ana çerçeveden ödün verilmeyeceğinin altını çiziyor. Bu kararlılık, aslında faturanın halkın omuzlarında kalmaya devam edeceğinin de bugünden duyurusu…
“İktidar”, dünya ile Türkiye’deki gelişmeleri gerekçe göstererek “sağlıklı değerlendirme” sözü verirken; asıl olması gerekenin geçim zorluğunun iyileşmesi olduğunu umursamamakta direttiğini gösteriyor. Oysa ana çerçevede olmaması gereken; düşük ücret politikasının, ağır vergi yükünün, zorlu piyasa koşullarının süreceği anlamına geliyor. İzlencenin başarısı bir kez daha toplumsal erinçle değil, piyasalara verilen güvenceyle ölçülüyor. Eylül ayı gelse de rakamlar güncellense de emeğiyle geçinenler için çıkmazlar daha da artacak, erinçsizlik daha da büyüyecek, “piyasa” öncül sayılırken toplumsal yaranın boyutu biraz daha büyüyecek… 240426






























