Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir




Gülperi KILIÇ/ Sosyolog
Gülperi KILIÇ/ Sosyolog

Kapışılan sevgiler

Hangisi daha ağır gelir insana: Kapışılan sevgiler mi, paylaşılması istenmeyen mi?

Belki de en zoru, sevgiyi hak etmek zorunda bırakılmak…

Kimseyle paylaşmak istemediğiniz bir sevgiyi mecburen bölüşmeye zorlanmak.

Ya da sevgiliden bir parça sevgi koparabilmek uğruna, önünüze çıkan herkesi yarış dışı bırakmak.

Bir bakarsınız, içinize kapanmışsınız.

Bir bakarsınız, sessizce isyan ediyorsunuz.

Ya da alenen bir kavgaya tutuşmuşsunuz dışlanmak pahasına da olsa.

Hangisi doğru, hangisi elzem?

Hayatın çeşitli sahnelerinde bu “yarış” başlatılır:

Makbul evlat olman gerekir. Makbul vatandaş, makbul eş…

Karşında hep bir otorite durur. Anne olur, baba olur, gözde kardeş olur, öğretmen olur, şef olur, patron olur…

Ve oltanın ucunda bir ödül: Koşullu sevgi.

Alabilmek için yarışmalı, başkalarını geçmeli, kendini ezmeli, bazen de yok saymalısın.

Bu korkunç alışkanlık ailede başlıyor.

Sonra okulda karşımıza çıkıyor.

Ardından iş dünyasında…

Ve zamanla bu alışkanlık karakterimize siniyor.

Artık kimse bize koşmamızı söylemese bile, biz kendi kendimize yarışlar kuruyoruz.

Hiçbir mecburiyetimiz yokken…

Gönüllü olduğumuz işlerde bile…

Gönüllüce bir rekabetin esiri oluyoruz.

Bir kitap okuma grubuna katılmıştım. Ayda iki kez düzenleniyordu.

Bunlardan biri kitap değerlendirmesiydi; diğeri ise etkinlik.

Değerlendirme toplantılarında önceden belirlenmiş bir kitap oluyordu ve anlatıcı hep aynı kişiydi.

Görevlendirilmişti belli ki.

Ne ses tonu ne özetleme yetisi güçlüydü ama yine de kimseye “Bu kitabı anlatmak isteyen var mı?” diye sorulmuyordu.

Anlatım bitince katılımcılara tek tek “Siz bir şey söylemek ister misiniz?” diye yönelmek, bir demokrasi illüzyonuydu sadece.

Çünkü eşit bir başlangıç hiç olmamıştı.

Anlatıcıya dair bir başka dikkat çekici durum da, dinleyiciyi kendine kilitleyen bir anlatım yeteneği olmadığı hâlde her defasında aynı kişinin anlatıcı olarak seçilmesiydi. Bu durum ister istemez, ‘Neden hep o?’ sorusunu sorduruyor insana. Grubun diğer üyelerinden birine, örneğin ‘Bu kez kitabı sen anlatmak ister misin?’ şeklinde nezaketen de olsa bir teklif getirilmemesi düşündürücüydü. Anlatıcı da bu durumu olağan kabul etmişçesine, hiç tereddüt etmeden yeniden anlatmaya koyuldu.

Etkinlikler kalabalık oluyordu ama ne gariptir ki kitap değerlendirmelerine gelinmiyordu.

“İnsanlar katılım göstermiyor” deniyordu.

Ama kimse şunu düşünmüyordu:

Belki de insanlar bir şey alamadıkları için gelmiyorlardı.

Belki o ortamda kendilerini duyamadıkları, ifade edemedikleri içindi.

Ama soru hep eksik olana yöneltiliyordu: “Niye gelmiyorsunuz?”

“Niye konuşmuyorsunuz?”

Kimse, “Acaba burada onları dışarıda bırakan neydi?” demiyordu.

İşte böyle yerleşiyor bu sessiz baskı:

İnsanları dahil etmeden yönetenler, sonra da yokluğu onların üstüne yıkıyor.

Ve biz, o yoklukta bile sevilmeyi umuyoruz.

Yetişkin bir şekilde bastırır, susar, kabullenir belki.

Ama çocuklar…

Onlara koşullu sevgi verdiğimizde, onları zalimce bir yarışa sokarız.

Oysa çocuk ne yapsın?

Koşmayı bilmez ki daha…

Ama sevgisizlikle tanışınca, en çetin parkurlarda koşmaya mecbur kalır.

Sevgi bölüştükçe çoğalacakken, biz onu yarışa çevirdik.

Oysa belki tek ihtiyaçları olan şey, tek bir soru bile olmadan kabul görmekti.

Pierre Bourdieu’nün ifadesiyle, “Katılmadıkları bir sistemin gereklerini yerine getiren insanlar.”

Siz hiç sırf sevilmek için başka biri olmaya çalıştınız mı?

 

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER