Türkiye’de işsizlik sorunu, 2025 yılı sonu verileriyle toplumsal bir yara olmayı sürdürüyor. TÜİK’in dar tanımlı işsizliği yüzde 9,2 olarak açıklamasına karşın; bağımsız kuruluşlar geniş tanımlı işsizliğin yüzde 20 eşiğini aştığını saptıyor. Bu tablo, yalnızca bir sayısal veri olmanın ötesinde; aile içi huzursuzluk, depresyon, toplumsal gerginlik olarak evlerin içine sızıyor. Türk Psikiyatri Derneği’nin verileri, uzun süreli işsizliğin ruhsal çöküntüyü tetiklediğini kanıtlarken; ekonomik dışlanmışlık toplumsal bağları kopma noktasına getiriyor.
Tarım çöküyor, gençler gidiyor
Bir zamanlar kendi kendine yetebilen tarım sektörü, yanlış politikalarla çöküşü yaşıyor. TZOB verilerine göre Çiftçi Kayıt Sistemi’ndeki gerileme, köylünün toprağından koparak kentlerin ucuz iş gücü pazarına itildiğini gösteriyor. En ağır darbeyi ise diplomalı gençler alıyor. YÖK istatistiklerine göre her yıl mezun olan 900 bin öğrencinin büyük bölümü iş bulamazken; yetişmiş beyinler geleceklerini yabancı topraklarda arıyor. Bu durum, ülkenin en büyük varsıllığı olan düşünsel gücün anaparadar odaklı bir kıyımla yok edilmesi anlamına geliyor.
Çözüm düş değil
İşsizliği bir yazgı olmaktan çıkaracak somut adımlar ise biliniyor. Uzmanlar; üretimin kazanç hırsı yerine toplumsal gereksinimlere göre planlanması gerektiğini vurguluyor. İspanya’daki Mondragon örneğinde görülen kooperatifleşme, İzlanda’daki çalışma saati düzenlemeleri, Küba’nın kamucu yatırım modeli bu konuda yol gösteriyor. Tarımsal desteklerin doğrudan üreticiye verilmesi, sanayide dış girdi bağımlılığının kırılması, eğitimin toplumsal yarar temelinde yapılandırılması kurtuluşun anahtarı olarak öne çıkıyor.


