Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir




“Tek isteğim sağlıklı yaşam hakkımın verilmesi…”

Televizyon sektöründe tekelleşme suçlamasıyla gözaltına alınan, ardından Gezi Parkı Direnişi’ne sanatçıları yönlendirdiği gerekçesiyle “hükümeti ortadan kaldırmaya yardım” suçlamasıyla tutuklanan menajer Ayşe Barım, ilk kez bu denli açık konuştu.

Televizyon sektöründe tekelleşme suçlamasıyla gözaltına alınan, ardından Gezi Parkı Direnişi’ne

Televizyon sektöründe tekelleşme suçlamasıyla gözaltına alınan, ardından Gezi Parkı Direnişi’ne sanatçıları yönlendirdiği gerekçesiyle “hükümeti ortadan kaldırmaya yardım” suçlamasıyla tutuklanan menajer Ayşe Barım, ilk kez bu denli açık konuştu. T24’ten Cansu Çamlıbel’e verdiği söyleşide, sektörün kendisine sahip çıkmadığını dile getirdi.

Barım, çalıştığı yapımcılardan açıklama beklediğini, dizilerin patronunun kim olduğunu söylemelerini istediğini aktardı. Ancak kimse konuşmadı, kimse karışmak istemedi. “Ömrüm boyunca bunu unutmayacağım” diyerek yaşadığı hayal kırıklığını vurguladı.

Cezaevinde dört ayda yedi kez bayıldığını, 30 kilo verdiğini, kalp kasındaki bozulmanın ilerlediğini belirtti. Oyuncuların kendisini ziyaret etmek istediğini, ancak başvurularının reddedildiğini söyledi. Avluda yürüyemediğini, nefes almakta zorlandığını dile getirdi.

Bu açıklamalar, yalnızca kişisel bir çöküşü değil, medya sektöründeki suskunluğu da gözler önüne sermekte. Sanatçılarla çalışan bir menajerin, Gezi’ye ilişkin yönlendirme iddiasıyla tutuklanması, düşünce özgürlüğü ile sektör içi dayanışmanın sınırlarını sorgulatmakta.

Barım, şu sözleri kullandı:

“Kaygı bozukluğu ve oluşan panik ataklar her iki hastalığı da tetikliyormuş. Yani vücudumda bir nevi iki ayrı patlamaya hazır bomba var. Dolayısıyla da iki açıdan da yüksek ölüm riskiyle karşı karşıyayım. Bu hastalıkların sonucu olarak gelen bayılmalarımı hissetmiyorum. Sanki bir anda kalbimde elektrik kesiliyor gibi oluyor. Bunu 7 kez yaşadığım için de “Ya uyanamazsam ya geri dönemezsem” gibi bir kaygı içinde yaşıyorum sürekli. Bu kaygı içinde olmamın temel nedeni ise burada bu hastalıklara müdahale şansı yok. Kampüs hastanesinde ne nörolog ne de kardiyolog var. En yakın tam teşekkülü devlet hastanesi 1,5 saat uzaklıkta. Yani kurtulmam imkânsız. Tabi bu korku ile yaşamaya çalışmak da korkunç. Tek isteğim sağlıklı yaşam hakkımın verilmesi.

Büyük bir şok yaşadım, halen de yaşıyorum, atlatabilmiş değilim. İlk göz altına alındığımda ne olduğunu anlayamadım. Beni bir sabaha karşı saat 05.00’te almaya geldiler beni ve gözaltına alınma gerekçesi olarak ‘TCK 312. maddeyi söylediler. Ben o anda bu kanunun kapsamını dahi bilmiyordum. Bana isnat edilen suçun içeriğini ancak nezaretteki ilk avukat görüşünde öğrenebildim. Yine de tam ne olduğunu bilmek istemedim bir süre. Ben tek başına var olmuş, kendi halinde bir kadınım. Türkiye Cumhuriyeti hükümetini ‘cebren ve şiddet ile ortadan kaldırmaya’ çalıştığım hangi gerekçeyle, hangi kanıtla iddia edilebilir? Bunu aklım almıyor gerçekten.

Tabii ki düşündüm ve hâlâ her gün neden ve kim, diye düşünüyorum. Ve açıkçası böyle bir duruma sebep olacak ne yapmış olabilirim, bulamıyorum. Söylediğin yorumlar bana da ulaştı. Bunun üzerine şirketteki ilgili birimden, oyuncularımızın son yıllarda TRT’de ve Tabii platformunda kaç projede rol aldıklarına bakmalarını rica ettim. Son yıllarda 28 oyuncumuz, aşağı yukarı 25 adet TRT ve Tabii projesinde rol almış. Yani bahsettiğin gibi bir algı yaratıldıysa da bizim ortaya koymuş olduğumuz rakam bunun gerçek dışı bir iddia olduğunu açıkça kanıtlıyor.

TRT’nin en başarılı projelerinden Masumlar Apartmanı’nın baş rollerinden üç oyuncu bizimle çalışıyor. TRT’nin yine çok başarılı bir projesi olan Payitaht’ın başrol oyuncusu yine birlikte çalıştığımız oyuncularımızdan biri. Tabii’nin lansman projesi olan Mevlâna’nın başrol oyuncusu da yine bizimle çalışıyor. Gördüğünüz gibi iddialar doğru değil. Ayrıca şunu da eklemek isterim ki menajer sadece bir aracıdır.

Fatih’in 2013’te çektiği The Cut filminin dünya lansmanı 2014 Venedik Film Festivali’nde yapılacaktı. Türkiye lansmanı ise Aralık 2014’te İstanbul’da olacaktı. Duvara Karşı filminden beri Fatih’in Türkiye’de tüm filmlerinin tanıtım çalışmalarını yürüttüm. Fatih, The Cut filminin Türkiye tanıtımının Osman Kavala’nın sahibi olduğu bir mekânda yapılmasına karar vermişti. Bu nedenle Osman Kavala ile Haziran 2014 ile Haziran 2014 arası sadece film için görüştük. Bu da tüm HTS kayıtlarında var. Aralık 2014 tarihinden sonra da hiç görüşmedim. Bu da kayıtlarla sabit. Osman Kavala da ben tutuklandığımda bu gerçeği teyit etti.

İlk duruşmamdaki ifademde de net olarak belirttiğim gibi, Memet Ali Alabora o dönem Oyuncular Sendikası’nın başkanlığını yapıyordu. Ve attığı bir tweet yüzünden büyük bir saldırı altındaydı, tehdit ediliyordu. Sektörde bu konuyla ilgili açıklama yapmak isteyenler olduğunu hatırlıyorum. Oyunculara da bazı bildiriler ulaşıyordu. Bana da ulaşan söz konusu metni okuyunca demek ki açıklamanın imzalayanlara zarar vereceğini düşünmüşüm.

Ben her konuda çok temkinli bir insanımdır; ‘Bunu yapmasanız keşke’ diye fikrimi söylemişim. Fikrimi söylemek suç mu? Zaten daha sonra iddianamede başka insanların da açıklamayla ilgili konuşmaları yer alıyor. Okuyan herkes “Aman yapmayın” diyor. Sonra da o kişiler kendi aralarında yapmamaya karar veriyorlar. O dönemde konuşmalar kayıt altına alınmış, hiçbir suç unsuru olmadığı açık ve ben ne tanık ne şüpheli olarak geçmişteki dava süreçlerine yer almamışım. Neden şimdi bunu böyle yorumluyorlar?

Bu değerlendirmelerin hangi gerekçelerle böyle yapıldığını anlamakta güçlük çekiyorum. Mevcut haliyle hukuki açıdan hiçbir açıklaması yok, diye düşünüyorum. Kaldı ki iddianamede yer alan iddialar tamamen yorumdan ibarettir. Ben hiçbir oyuncuyu Gezi Parkı’na başka bir yere de yönlendirmedim. Ben hiçbir oluşum içerisinde hiçbir zaman olmadım. Sosyal medya paylaşımlarına teşvik etmedim. Neden ben hedefim, anlamıyorum.”