Bir yakınma yazısı

Selma ERDAL (Ya da Araplar bu ülkeye gelmeye kimin döneminde başladı?) EV Bay Pierre Loti; Yeter artık boşalt şu evi Sokak, sokak ev aramaktan Ayaklarıma kara sular indi… Bay Pierre Loti; Yüzyıllardır konakladığın bu yer Gözlediğin bu manzara Artık yetti ama; Haliç’e övgüler, Altın boynuz Doğrusunu istersen bu sözlere tokuz… Sen Eyüp sırtlarına Araplara Boğaz’ın yamaçları Adalara azınlıklar Sonunda bende başladı azgınlıklar… Bay Pierre Loti; Bozmak istemezdim keyfini Böyle zor olmasaydı ev bulmak Daha yüzyıllarca yudumlardın kahveni… Biliyorsun ki; Ev yok, bulunsa da istenen para çok Yoksa hiç çalar mıydım kapını? Huzurla yazardın yazılarını… Neylersin ki boş ev yok Başımı sokacak, aşımı kaynatacak Bilesin ki bu gidişle yolum şaşacak Bakırköy’e doğru… İyisi mi sen zora koşmadan beni Başvurmadan da yargıca Edebinle boşalt şu evi… Dar gelmez odaları, yetişir Üstelik sendense, bana daha bir yakışır Kaygılanma ara sıra konuk da gelebilirsin çaya Bir zaman da ben süreyim keyfini Şimdi de sen çık bakalım kiraya… Pierre Loti; bilindiği gibi Osmanlı Dönemi’nde İstanbul’a gelip, Eyüpsultan İlçesi’nde, Haliç kıyılarında, Osmanlı’nın hoşgörüsünden yararlanıp, İstanbul’un keyfini süren bir Fransız yazardır. O dönemde, onun yaşadığı ev, günümüzde “Pierre Loti Kahvesi” olarak bilinmektedir, kuşkusuz tadını da Fransız, İngiliz, Amerikalı gezginlerle birlikte Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin yurttaşları çıkarmaktadır. Bununla birlikte; bizlere övgüler düzerek, hoşgörümüzü (kuşkusuz bilinçli, ama ikiyüzlü tatlı dilleriyle) kullanarak, Truva Atı örneği içimize girip, bizleri sömüren/bölen/öz değerlerimize yabancılaştıranlara bir göndermedir EV dizelerim… Gerçi Pierre Loti yüzde yüz böyleleri gibi olmasa da, o bir simgedir anlatımımda… 2005 yılı yaz başlarında, Atatürk’ün Yalova Termal Kaplıcalarının altın tabakta Araplara sunulmaya çalışıldığı anımsandığında ya da Arap petro-dolarları için İstanbul’a utanç kulelerinin dikilmesinin amaçlandığı günler anımsandığında anlamlı bulunacaktır EV dizelerim… Ve daha da geçmişe, TÖ dönemine gidersek; ÖZAL döneminde, Araplar önce “5 villalık” yer edindiler Uludağ’da… Daha sonra çoğaldılar, ebetteki Bursa yerel yönetimine, bugün ülke genel yönetiminde de olanların gelmesiyle… Üstelik bu Araplar, dağ köylülerini de rahatsız ettiler, villalarının önünden geçerken, “na’ mahremlerine halel geldiği” gerekçesiyle Bursalı dağ köylülerini dövdüler. Bursa Kent Konseyi’nde Uludağ’ın (ki birinci sınıf SİT alanıdır ve de ebetteki Bursa’nın akciğerleri orman alanlarıdır) Arapların ve ülkemizi Araplaştırmak isteyenlerin saldırısına uğraması tartışıldı, kaçak yapılaşmayı engellemek için Bursa Jandarma Bölge Komutanlığı çok etkili oldu. Ama ne yazık ki yönetimdekiler ( genel ve yerel yönetimdekiler) çıkardıkları yasalarla; orman alanlarına saldırmak, ülkemiz topraklarını yabancılara satmak için canla başla çalışmaktalar. Bugün Uludağ ve ülkemizin pek çok değerli yerleri, yöreleri; ülkemizi Araplaştırmak isteyenlerin kurtarılmış bölgesi gibi… “Her şey satılık” diye yola çıkanlar, Kemal Atatürk’ün öncülüğünde bir Kurtuluş savaşı veren Türk Ulusunun kazanımlarını bir, bir yitirmek, ulusal egemenliğimizden ve bağımsızlığımızdan ödün vermek ve giderek ülkemizi sömürge durumuna düşürmek için göreve gelmişler. Ne acıdır ki ulusumuzun büyük çoğunluğu, bu gidişe dur demek şöyle dursun, kaygısızca, aldırmazca bir tutum içindedir. Ülkemiz de ellerimizden kayıp, gitmektedir. Bursa’nın Uludağ’ında yaşanan Araplaşmadan da bize ne diyeceklere küçük bir anımsatma; o günlerin Jandarma Komutanı, Ergenekon Terör Örgütü yaftasıyla, tutuklandı. Üstelik Araplaşma yalnızca Uludağ ile sınırlı kalsa; ne gam, ne tasa ?... O günlerden, bu günlere; ülkemizi yönetenler BOP düşleriyle Ortadoğu topraklarına dalmak için fırsat kollamasaydı… Ve başta Suriyeliler olmak üzere şu Araplar ülkemize doluşmasaydı... Çokça söze gerek yok; bugünlerde herkes, kendilerinden habersiz ev adreslerine kaydedilmiş yabancıların peşine düşmüşken... Umalım ki gelecek günlerde fıtratımızda kanlı bir savaşın ortasına düşmek olmasın; amennn...